ANKARA / AĞUSTOS - 1993
İMGE
Sıcak bir öğleden sonra yaprak kıpırdamıyor. Kampüs bahçesinde bir bank buldum, bilmem hangi cins bir ağacın altında. Biraz daha iyi burası. Benim gibi burayı keşfetmiş olanların, bana anlamsız gelen konuşmalarıda kulağıma ulaşıp dikkatimi dağıtmasa, bayağı huzurlu bir ortam diyebileceğim. Neden, ne zamandır sıradan sohbetler anlamsız geliyor bana bilemiyorum. Ama yoruluyorum sanki o tür konuşmalardan.
- Bulaşık makinesine asla koymam desenli porselenleri, desenler siliniyor.
- Haklısın, ben de.
- Bak bu bilmemkimin fotoğrafı.
- Ah şekerim, şu bebek seninki mi?
- Benimki ishal oldu yine.
- Yaz ishali tehlikelidir. Bol su içir.
- Geçen gece gölbaşındaydık gene.
- Biz artık pek çıkamıyoruz dışarı malum çocuklar.
Keşke insan istediği zaman kulaklarının düğmesini çevirip bir süre mutlak sessizliği sağlayabilse. Yorgunum diyorum. Susun!
Benim oturduğum banktan başta bütün banklar dolu. Gelmese bari başka biri buraya.
Daha bu düşünce kafamdan geçerken birisi beliriverdi bankın yanında. Düşmanca baktım ister istemez. "Burası benim, hemen yok ol" der gibi. Ama O oturdu yanıma. Konuşmamak için iyice gömüldüm yazdıklarıma ve ona hiç bakmamaya karar verdim.
Kağıtlarımın üzerinde ince, uzun parmaklı eli beliriverdiğinde şaşkınlıktan ben çektim elimi kağıtlardan. Notlarımı aldı, çantama yerleştirdi saygılı bir tutumla. Şaşkın ve artık itiraz etmeye hazırlanan bakışlarıma aldırmadan kalemi de çekti elimden ve onu da çantaya koydu. Çantamın fermuarını çekti ve bana bakmaya başladı.
Çok kısa saçlarıyla, uzaktan görsem erkek zannedebileceğim genç bir kadındı. Bedenide elleri gibi ince ve zarifti. Hiç makyaj yoktu yüzünde. Hatları düzgün, biraz çocuksuydu ifadesi. Gözleri iri ve sanırım siyahtı. Ya da bu güne kadar gördüğüm en koyu renkli gözlere sahipti. Koyu renkli dost dost bakan gözlere.
"Neden?" dedim. "Sen istedin" dedi.
Artık şaşırmanın da ötesine geçmiş olduğum için hiç bir şey söyleyemedim. Etrafıma bakındım. Biraz önce yüksek sesle konuşan gurup gitmişti. Daha doğrusu ağaçların altında ikimizden başka hiç kimse kalmamıştı. Ne zaman gitmiş olduklarını anımsayamadım. sanki yok olmuşlardı. Biraz ileride bir serçe vardı sadece, yeşillikleri sulayan döner fıskıyeden akıp kaldırımın kenarında birikmiş olan suları keyifle içiyor, arada bir de ötüyordu. Biraz da rüzgar çıkmıştı şimdi. Deminki gibi yapraklar kıpırdamadan durmuyor tatlı bir hışrtıyla birbirlerine sürtünüyorlardı. Yeşil bir koku vardı, çimen, toprak, ağaç ve su kokusu. Yemyeşildi koku. Şaşkınlığıma rağmen keyif verdi bana.
Uzanıp elimi tuttu siyah gözlü kız. "Gel benimle." dedi. Çantamı omuzuma asıp izledim onu. Daha doğrusu, o çekti götürdü beni. Daha önce kampüste varlığını hiç farketmemiş olduğum başka bir ağaçlığa çıktık yandaki binanın arkasından. Biraz yürüdükten sonra bir başka bina göründü. Üniversite binasından çok iki katlı bir eve benziyordu. "İşte fakülte bu." dedi, artık adının İMGE olduğuna karar verdiğim siyah gözlü kız. Hayret! Bu binayı ilk kez görüyordum.
Bahçeden geçen, daha önce nasıl olup da görmemiş olduğumu bilemediğim minik bir çayın üzerindeki tahta köprüden geçerek fakültenin kapısına geldik. Girişte tüm fakültelerde görmeye alışkın olduğum görevli falan yoktu. Binanın içi pembe-beyaz renklerde (umut renklerinde) mobilyalar ve resimlerle doluydu. Duvarlar saydamdı sanki ama arkasını göremiyordum. Porselen izlenimi uyandırıyorlardı. Uçuk pembe, şeffaf porselen duvarlar. Koku da değişmişti, bu sefer pembe kokuyordu ortalık.
İmge bana duvarların ne renk olduğunu sordu.Uçuk pembe olduğunu söyleyince beni ilerideki iki koridordan birine doğru götürdü. Soruya şaşırmıştım. O görmüyor muydu ya da bilmiyor muydu sanki buranın rengini. Girdiğimiz koridordaki duvarlar daha mat, daha pastel bir pembeydi. O porselen izlenimi uyandıran duvarlardan çok farklıydılar.
Ben koridorun sonunda bir oda ya da bir dersliğe gideceğimizi düşünürken biz tekrar başka bir bahçeye çıktık. Pembe koku yerini yeşil kokuya bırakmıştı yeniden. İleride yerde oturan neşeli bir gurup insan olduğunu farkettim. İnsanlar hararetle konuşuyorlar ve sık sık gülüyorlardı. Yerde de bir gitar çarptı gözüme. İmge ile onlara doğru ilerledik. Bazıları konuşmaya devam ederlerken, bazıları başlarını kaldırıp ilgiyle baktı bize. Hayatımda bu kadar güzel insanı bir arada hiç görmemiştim. Herkes ışıldıyordu sanki. Hat, hat güzel olup olmadıklarını bilmiyorum. Bu insanların çok güzel olduklarını hissediyordum sadece.
Yanlarına oturduk biz de. Tanıştırma gereği duymadı nedense İmge. Ben yanımdaki genç adama öğrenci olup olmadığını sordum. Hepimizin öğrenci olduğumuzu söyledi bana. Daha son sınıfa gelene henüz hiç rastlanmadığını da. Yanıt çok belirsiz olmasına rağmen sanki anlamışım gibi geldi. Başka soru sormadım.
Her yeni insanla tanıştığımda taşıdığım o tanıdık tereddütleri taşımıyordum. Yani kendimi bir şekilde gizleme çabasını göstermiyordum nedense.
İkilemlerdir bizi tüketen. Ve maskeler. İlişkilerin başında maskeler, gizlersem kendimi, sonra bu maskeler kalktığında ne olacak? Karşımdaki insanın olmamı istediği gibi görünüp, sonra gerçek kişiliğimi koyarsam ortaya. En büyük yalan bu değil mi. İnsanlar yargılamamalı birbirlerini, sadece karşısındakini sahip olduğu nitelikleriyle yaşayıp yaşayamayacağını belirlemeli bence. Yargılamaya başlarsan kendi değer yargılarınla yargılayacaksındır onu. Sen ne kadar doğrusun peki? Kime ve neye göre? Sen kimseyi, kimse de seni yaşamamalı. Herkes kendisi olduğu zaman sağlıklıdır ilişkiler. Ne kadar çok kaygı taşıyormuşum ben? Savunma mekanizmam eskiden de bu kadar güçlü müydü? Ama bütün bu kaygıları bahçedeki insanlarla tanıştıktan sonra hissetmedim. O tanıdık açıklamaları yapma, kendimi kanıtlama gereği duymadım nedense.
Tam karşımda oturmakta olan bir başka genç adam gitarı aldı eline ve herkes gitar eşliğinde şarkılar mırıldanmaya başladı. Gitgide daha fazla huzur buluyor, sevinç benzeri bir duyguyla dolmakta olduğumu hissediyordum. Gitar faslı bittikten sonra yanımdaki genç adam bebeğimin adını sordu. Söyledim. Benim hakkımdaki detayları nasıl biliyor olabileceğini hiç düşünmeden. Sevgiyle baktı yüzüme, gözbebeklerinde kendimi gördüm. Kendimin de çok güzel olduğumu farkettim. Onlara benziyor, ışıldıyordum sanki.
Sorular sormadan, açıklamalar yapmadan ulaşmıştık birbirimize. Nasıl oduğunu bilmiyor, işin garibi merak da etmiyordum.
Konuştuk, konuştuk. Akıverdi sözcükler, konular beni yormadan, o bıkkınlığı hissettirmeden, savunma gereği duyurmadan. Coşku ve umut vardı yüreğimde. Arada gözlerim İmge'ninkilerle karşılaşıyor, İmge gülümsemeleriyle daha da yüreklendiriyordu beni.
İmge'nin işaretini farkettiğimde içim buruldu. Gitme vakti gelmişti. Geldiğimiz yollardan geçerek duvarları porselen gibi olan salona vardık. İmge'ye diğer koridorun nereye gittiğini sordum. Duvarları gri ve siyah görmüş olsaydım o koridora girecek olduğumuzu söyledi bana. Ama ne görecek olduğumuzu sorduğumda hiç bir açıklama yapmadı. Ben de üstelemedim.
Beni kapıdan uğurladı. Küçük köprüyü geçtim. Önceden oturmakta olduğum ağaçlığa geldim. Aynı banka gidip mi oturdum, yoksa birden o bankın üzerinde mi var oldum, ayrımına varamadım. Ama gene aynı bankın üzerindeydim. Çevrem gene insanlarla doluydu. İşin garibi aynı insanlardı bunlar. Hala aynı yerlerde oturuyorlar ve hala birbirlerine fotoğraflar gösteriyorlardı. Tek fark artık konuşmaların bana itici gelmemesiydi. Hala benim yanımdan başka boş yer yoktu.
Bir ses duydum yanıbaşımda, "Yanınıza oturmamda bir sakınca var mı?". Başımı kaldırdım. Hemen tanıdım bahçede yanımda oturan, soru sormaksızın anlaştığımız genç adamı. Ama o beni tanımamış gibiydi. Başımla evet der gibi işaret ettim. Gülümseyerek oturdu ve bir kitap çıkarıp, kısa bir sürede dalıp gitti kitabına. Ben şaşkın bakakaldım.
Hiç rüzgar esmemesine rağmen bir yaprak düştü kucağıma altından oturduğumuz ağaçtan. İstemsiz bir davranışla elime aldım yaprağı. Üzerinde bir yazı vardı sanki. Dikkatle bakınca yaprağın üzerindeki yazıyı okudum. "Sen kendini savunmazsan, herşey savunacaktır seni zaten - İMGE." Ben okuduktan sonra yazı silikleşti ve görünmez oldu. Yaprak sadece yaprak kaldı. Bir de BEN.