ESKİŞEHİR / MAYIS - 1993
KUMSAL
Günün ilk saatleri, hafif serin ortalık. Herkes uykudadır daha, yazık; bu güzel saatleri geceleri biraz daha fazla eğlenmek uğruna harcıyorlar ama bakış açısına bağlı bu tabii, herkes ben değil.
Bu tatilimin (ilk yalnız tatilimin) üçüncü günü, biraz sıkıldım mı ne? Turla geldim buraya, arkadaş bile edindim. (hiç zorlanmam zaten). Ama bir boşluk var, bilemiyorum, acaba gerçekten aynı frekansta olduğum yakın bir dostumla mı gelseydim? Ama yorgunum, uzun konuşmalar, derin sohbetlerden bile yorulmuştum, onun için yalnız geldim zaten, oyun bozanlık yok, bunu istedim, bunu yaşayacağım yoksa yarın "Hiç denemedim ki!" derim.
Otel çok güzel, havalar iyi gidiyor şansıma, deniz kumsal bir harika. Havuz, sauna, jimnastik salonu herşey mükemmel, hadi bir sabah sporu yapayım açık havada.
Özenle giyinip (eşofmanlarımı tabii) çıktım dışarı, kimseler yok daha görevlilerden başka. hızlı adımlarla sahile yürüdüm, ayakkabılarımı kemerime bağlayıp, çıplak ayakla, denizin kumları yaladığı sınırda koşmaya başladım, derin nefesler alarak. Koştum, koştum, koştum taa kayalıklara kadar. İyot kokusu kayalıklara daha yoğundu sanki , belki de yosun kokusuyla karıştığı içindir.
Kayaların gerisinde bir kumsal daha olduğunu söylemişlerdi. Oraya gitmeye niyetlendim. Ayakkabılarımı giydim ve tırmandım. Harika bir duygu, bir yerleri fethediyorum sanki, işte en tepedeyim. Heyyooo!
Aman demeye kalmadan düştüm, tam kayaların arasındaki boşluğa. Pek bir hasar yok gibi. Bir iki ufak çizik dışında. İyi de, nasıl çıkacağım ben buradan? (Panik bu kadar ani mi başlar? Ani başlamasa panik denmez zaten) Yok, çıkış yolu yok. Yer ıslak, hatta bir karış su var. Aman Tanrım şurası yengeç dolu, şuradaki kara oyuk . (PANİİİK!) Çıkmak istiyorum buradan. Bağırsam? Daha kimseler yok ki.
Ama gelirler. Bir iki saat sonra dolar kıyı. Duyacaklar, tabii duyacaklar. Nasıl da paniğe kapıldım. Aptal ben.
Şimdi, hah evet şuraya oturabilirim. Yengeçlerden uzak, nisbeten kuru bir kaya. Tamam, oldu işte. Ayaklarımı da toplarsam mesele kalmaz.
Ben "İMDAAAT !" diye de bağıramam ki. Kahrolsun şu toplum baskısı.
- Kimse yokmuuu!
- Daha erken ama yoktur tabii kimse.
- Yardıma mı ihtiyacınız var?
Biri duydu işte. Nasıl da paniğe kapıldım.
- Evet, buraya düştüm de. Yardım eder misiniz?
- Onun için buradayım zaten. Tişörtümü uzatıyorum. Tutunun ve tırmanmaya çalışın.
- Tamam, teşekkürler.
- Oldu işte.
Minnetle kurtarıcıma baktım. Ben yaşlarda, uzun boylu, atletik görünüşlü genç bir kadın. O da erkenci demek benim gibi. Gözleri... Bu kadın içten. Başka türlü olsaydı böyle bakmazdı gözleri. Dürüst bakan gözler. Gülümsedik birbirimize ve hoşlandık birbirimizden.
Dikkatli dikkatli indik aşağı.
İstanbul'dan geliyormuş. Hayatında ilk kez yalnız tatil yapıyormuş. Yorgunmuş, konuşamayacak kadar yorgun. Konuşuyor oysa. Başladı en azından. İşi, çalışmaları, hazırlamakta olduğu master tezi çok yormuş onu. İlişkisi de yoruyormuş artık.
Beni mi anlatıyor? Ben mi onu anlatıyorum? Onun sesiyle konuşan benmiyim? Ne benzerlik. Bende kelimeleri değiştirerek benzer şeyler söyledim.
Güneş artık yükselmeye başlamıştı. Hafif ısınan kumlara yanyana oturduk. Sevgilisiyle ilgili çelişkileri vardı. Kimin yok ki? İçten yaşayamıyorlarmış ilişkilerini. Birşeyler varmış ters giden ama çözemiyormuş. Çok fazla soru işareti taşıyor ve bundan rahatsız oluyormuş. Kafasını toplamaya gelmiş buraya. Benim de benzeri nedenlerim olduğunu söyledim. Sıcacık gülümsedik birbirimize. Kuruyan tişörtlerimizi giydik. Henüz anlatılmamış ama anlatılacak şeyleri yük gibi taşıyarak kalktık yerimizden.
Otele doğru yürürken O'da benzerliğimizi farketmeye başlamıştı sanırım. Otelin bahçesindeki restorana oturduk. Çay ve kızarmış ekmeğin nefis kokusu ulaştı masamıza. Acıktık, hem de nasıl. Sıcacık gülümsemelerle onayladık açlığımızı. Taze tereyağı eridi sıcak ekmeklerin üzerinde. Beyaz peynir, çay ve zeytin. Sevine sevine yedik hepsini. Ben çayımı döktüm. Güldük. Bir kedi yavrusu geldi masamızın altına. Yumurtalarımızdan yedirdik ona ve onun tokluğuna da sevindik.
Karnımız iyice doyunca, birer kahve söyleyip, bir de sigara yaktık. Aslında içmezmiş sigara ama sevgilisi neden olmuş alışmasına. Ne benzerlik ama. İlişkilerindeki kopukluğa anlam veremediğini söyledi. Ben kendimle hesaplaştığımı söyledim. O birşeylerin hatalı olduğunu söyledi. Ben hatanın belki bende olduğunu söyledim. O başladı, ben devam ettim. Ben başladım, o devam etti. İki ayrı boyutta aynı ilişkiyi yaşıyorduk sanki. Şüphelerimizi, kuşkularımızı anlattık. Derken belirsiz zamirler belirli isimlere, belirsiz adresler tanıdık muhitlere dönüştü. İlişkilerimizdeki kopukluğu, yanlışlığı, kuşkuları ve endişeleri bir anda çözümledik. Tıpkı panik gibi ani çözüm. Hadi panik hızlıdır kabul, ama çözüm bu denli hızlı olabilir mi? Oldu işte. Onunla hep inanılmaz şeyler oldu zaten.
İlişkilerimizdeki düğüm, bilmediğimiz, ulaşamadığımız nokta birbirimizdik. Ne ölümcül, ne yaşamsal rastlantı. BİZ AYNI ADAMIN SEVGİLİLERİYDİK. Bu denli birbirine benzeyen iki kadını nasıl seçebilmişti. Daha mı güvenli gelmişti yoksa ilşki, biri diğerinin devamı gibi.
Ya biz? Biz ne mi yaptık? Daha çok sevdik birbirimizi. Tatilimize devam ettik. Kalan günlerimiz mutlu, sıcak ve ne yazık ki yoğun geçti. Bol bol konuştuk. Sıcacık gülümsedik. Umutla yüklendik. Sevindik. O küçük çocuk kaza geçirince üzüldük. Onu hastaneye yetiştirmeye çabaladık. Telaşlandık. Tehlikeyi atlatınca sevindik. Küçük kediyi gene doyurduk. Tenis oynadık. İskeleden beraber denize düştük. Ayrılırken de ağladık.
O şimdi Avusturya'ya gitti. Arada mektuplaşıyoruz. Hep gene birlikte tatil planları yapıyoruz.
Ben mi? Benim bir kızım oldu. Mutlu ve coşkuluyum. Kendimi güvenli ve umutlu hissediyorum.
Haaa, O. Siz O'nu merak ediyorsunuz, aslında ben de çok merak ediyorum . Çünkü O yok oldu.