Yaşamla, bizden aldıkları ve bize kattıklarıyla başetmek. Evet, başetmek. Kimi zaman bilinçsiz, kimi zaman bilincli gösterdiğimiz bu çaba. Tıpkı nefes almak gibi. Tıpkı kalbimizin bizim elimizde olmaksızın atması gibi. Keyifli, sağlıklı, bazen korkutucu ama vazgeçilmesi olanaksız.
Bu bir yaşam öyküsüdür. Ama bilindiği daha doğrusu beklenildiği gibi yılların, yıpranmaların, yaşanan olayların öyküsü değil. Bu hissedilenlerin öyküsüdür. Benim, annemin, hatta anneannemin, bebeğimin bakıcısı tatlı Elif'imin, Üniversite'de bana her zaman destek olan hocamın, kısaca kadının öyküsü... Kadınla daima ilişki içinde olduğu için erkeğin'de öyküsü. İşte bu öykülerin içine girmek, öyküyü yaşamak, hatta bazılarında kendini buluvermek için herkesten farklı olmanız gerekmez. Yaşamla başetmekte olan herkesi ilgilendirecek öyküler bunlar.
"Yaşananlar yaşanacakların aynasıdır." sözüne nasıl da kızarım. İnsanın umudunu acımasızca parçalar bu üç sözcük. "Umut" olmazsa neler olabileceğini kestirebiliyormusunuz? Kol, bacak, el olmazsa yaşanır. Ama ya yitirdiğin umudunsa?
Bunu biraz da kendime telkin ediyorum galiba. Umudumu yitirmemeye çalışırken.
Nasıl da severim Samuel BECKETT'in "Godot'u Beklerken"'ini. İki insan sürekli Godot'yu beklemektedirler. Godot var mıdır, yok mudur belli değildir. Ama onlar beklerler ve emindirler geleceğinden. İşte Godot umuttur. Oyunun sonlarında Godot daha henüz gelmemiştir. Onlar hala beklemektedirler.
Ve PERDE.
Godot geldiğinde herşeyi çözecek kuşkusuz. İşte onu beklerken karaladıklarıma bir göz gezdirin...
YANSIMA (ÖDÜLLÜ)
METİN BEYİN KİLOLARI (...BİTMEDİ)