ESKİŞEHİR Eylül 1992

SEN VE DİĞERLERİ

Bebeğimin tanıdık sesi ile uyandım "Anniii !". Gözlerimi açmamla sancı başladı,göğsümde o tanıdık baskı... Derin bir mutsuzlukla bebeğin yatağına doğru yürüdüm. Bulutlar biraz dağıldı, onun bana uzanan minicik elleri, hafif yaşlı ama beni gördükleri için daha şimdiden gülmeye hazırlanan gözleri... yataktan alıp göğsüme bastırdım. Boynumu öptü. Yenilerde öğrendi öpmeyi, hiç unutmaz umarım. Ona daha çok dokunayım, daha çok sarılayım ki benden aldığı bu güven duygusuyla büyüsün, kişiliğinde özgüvene dönüşsün. O da dokunsun sevdiklerine içtenlikle.Hiç unutmasın ne olur...

Ben de öptüm onun sıcacık, daha henüz pek az saçlı olan kafasını. "Puffck" diye bir ses çıktı. Kıkır kıkır güldü bebeğim ve başını kaldırıp yüzüme baktı. Minik ellerini yanaklarıma koyup gözlerime bakmaya başladı. Bulutlar daha da açıldı.Onun mavi-yeşil uzun kirpikli gözleri nasıl da güzel, ne kadar da babasının gözlerine benziyorlar.

Birden bütün bulutlar yığın yığın doluşuverdiler yeniden. Şimşekler, karanlıklar her yanda. İçim iki kat acımaya başladı. Bu kadar benzemek zorunda mıydılar bir zamanlar çok sevgili olan o gözlere. Göğsüm daralıyor yine, gidip bir sigara içeyim. Bebeği bir kez daha usulen öptüm. Anladı ama anladı benim dağıldığımı,bu kadarcıkken anladı. Gene şaşkın bakıyor, "Ne oldu şimdi?" der gibi. Acele ile bezini değiştirdim, patiklerini giydirdim, kucağıma alıp mutfağa gittim. Sigara yok. Dün gece bitti ya. Kahretsin. Bir taraftan biberon arayarak çay suyunu ocağa koydum. Bebek hemen geceden ortada kalmış olan oyuncaklarının yanına gitti, mırıl mırıl bir şeyler söyleyerek oynamaya başladı. Ben de ona peynirli yumurta yapmaya koyuldum.

Ne biçim ayrılık bu. Ne bir araya gelebiliyor, ne de ayrılabiliyoruz. Beni hiç aramıyor ama geçen sefer bebeği görmeye geldiğinde... Nedense benden vazgeçemediğini söyledi, gözleri dolu dolu.. Onun hakkında bilmediğim o kadar çok şey var ki.

Sahi ne zamandan beri kapalı böyle. Bütün bunlar ne zaman başladı?

Onun hayatı, onunla ilgili soru işaretleri... Hala onu yaşıyorum. ONUNLA DEĞİLİM ARTIK... "Ben" olmayı becermeli onu yaşamayı bırakmalıyım. Onun yaşayabilecekleri konusunda da acı çekmemeliyim.

Ya başka biri varsa? Zaten ne demişti, bir zamanlar bizim olan o evde, ben birkaç eşyamı daha almaya gittiğim o hafta sonu tesadüfen karşılaştığımızda, her dokunuşunda kendimi ona karşı daha zayıf hissettiğim gün, "Soru sormak yok. Suskunluğum sindirecek sonunda hepinizi." Hepimiz kimleriz? İkili ilişkileri üçlü ilişkilere dönüştüğünde, her iki sevgilisine de aynı taktiği uyguluyor sanırım, fakat işin ilginç tarafı diğerine kullandığı taktiği, beraber olduğuna açıklayınca kendi düştüğü durumun farkına varmıyor.

Diğeri.... Kararıyor gene ortalık. Nasıl düşünebiliyorum bunları. Bütün bunları düşünebilmek ve onunla tekrar beraber olmak, bu diğerini kabullendiğim anlamına gelmez mi? Aldatıldığına inanıyorsan zaten aldatılıyorsun demektir. Önemli olan senin inandıklarındır aslında.

"Bunu bile kabullendin artık sevgili Ben. Senin için üzülüyorum inan."

Hayır başkası falan yok. Zaten "Yok" demiyor mu. Yok işte, yok, yok...

Bu yanık kokusu? Tüh, yumurta yandı işte. Yeniden yapacağım şimdi, evi de havalandırmalı. Telaşla bebeği aradı gözlerim. Nasıl da dalmışım. Neyse bebek güvendeydi, devam ediyordu oynamaya. İçimdekini dinlememeye çalışarak, biberonuna ballı süt doldurdum, yumurtasını yeniden hazırlamaya başladım.

Sus artık, sus. Daha fazla yıpratamayacaksın beni. İzin vermiyorum.

"Ama sen hala onu yaşıyorsun görmüyor musun? Ha?"

Hayır ben değil, önce o terk etti beni, yalnız bıraktı. Bebeği de, beni de...Kızgınım, çok kızgın. Bitecek, bitmeli. Sus!

"Öfken tutkundan kaynaklanıyor, hiç bir şey ifade etmeseydi, bu denli canlı olmazdı öfken, umut yok canım, ömrünün sonuna kadar mahkumsun artık onu yaşamaya. "

Geber!

Hah, yumurta pişti işte. Biberonu ve yumurtayı alıp oğlumun, ona acımasızca benzeyen oğlumun, yanına gittim. Beni görünce, hele elimdekileri görünce, her zamanki gibi itiraz eden bakışlarla yememek için alışılmış savaşına başladı.Doktoru defalarca artık emzirmeyi bırakmamı, gece boyunca sık sık emmesinin sabah kahvaltısındaki iştahını kapatacağını söylemişti. Ama buna rağmen kesemedim emzirmeyi. Artık anne sütünün hiç bir yararı olmadığını biliyorum ama gecenin bir yarısı ağlayarak bana uzandığında, hele hele göğsüme yaklaşıp minicik ağzını açtığında hiç kıyamıyorum. O minicik dudaklar göğsüme uzanıp, sıcacık kavrayarak emmeye başladıklarında ağlaması hemen kesiliyor ve o zaman bana en doğrusunu yapıyormuşum gibi geliyor. Bir daha ne onun, ne de benim bu duyguyu bir daha yaşama şansımız olmayacak. Varsın yaşayalım doyasıya. Başka bir bebeğe bir daha ömrüm boyunca cesaret edebileceğimi sanmıyorum. Bebek de birdaha bebek olmayacak nasıl olsa. Ama işte bunun sonucunda kahvaltı etmek istemiyor. Ne yapalım savaş başlayacak gene.

Bir kahraman edasıyla, elimde biberon ve tabakla yaklaşmaya devam ettim. İtiraz eden bakışların yerini şirin bakışlar almıştı. Tıpkı babası gibi politikacı, ama beni etkileyemez, şimdilik ondan daha güçlüyüm. Eveet, ilk kaşığı uzattım. Ağzını açmadı ama gülümsüyordu. Tabağı yere bırakıp ona sarıldım, kucağıma aldım,kollarını kavrayarak kaşığı tekrar ağzına uzattım. Çaresizliğinin farkına vararak öfkelendi, yüzü değişti, ağlamak için ağzını açtığı anda ilk hamle benden geldi ve kaşıktakini açılmış ağzına boşalttım. Dışarıya atmaması için de hemen onu havaya kaldırarak şirinlikler yapmaya başladım. Şaşkınlığından ilk lokmayı yuttu ve yaşasın, tadını aldı. Lezzeti fark edince, açlığını da fark etti ve ikinci kaşık için ağzını açtı. Bugün de ben kazanmıştım. Bundan sonra önemli olan tokluk hissine kapılmadan önce süratle yumurtayı yedirmekti ve başardım. Ödül olarak ona ballı sütünü, kendime de bir gülümseme verdim. Birbirimize de şapırtılı ve biraz da yumurtalı bir öpücük.

"Hadi bugün sigara içmeyeyim, ilk krizi atlattım nasıl olsa, hem nasıl da kötü kokuyor meret, hatırlasana ofiste sigara içilen dinlenme odasının nasıl kocaman bir kül tablası gibi koktuğunu. İçim de öyle kokuyordur işte içtiğim zamanlar." diye düşünerek her sabah olduğu gibi o sabah da sigara içmemeye karar verdim. Ama biliyordum akşam üzerine doğru yeni bir paket alacağımı ve gece yarısını biraz geçe o paketin de son sigarasını içeceğimi. Sigara konusunda kendime bir türlü söz geçiremiyorum nedense. 

"Başka konularda çok, evet çok söz geçiriyorsun tatlım, haklısın."

O gün yapacağımız toplantı öğleden sonraydı. Önceden bir saat hazırlık yapacak olsam, daha evden çıkmak için iki saatim vardı. Ofis epeyce uzak olduğu için yaklaşık yarım saat de yolda geçiyordu. Birden yol gözümde çok büyüdü, hele servis saatini kaçırdığım için, otobüs bekleme fikri iyice itici geldi. "Aman boş ver, bugünlük taksiyle giderim." diyerek kendimi rahatlattım her zamanki gibi. Ama adım gibi biliyordum evden çıkınca o ekstra masrafı, hele bu konumumda, göze alamayıp, otobüs durağına gideceğimi.

İçimde sinsice başını kaldırıp bir anlık zaafımı yakalamaya çalışan "BEN" e aldırmamaya çalışarak kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Sadece peyniri, zeytini ve tereyağını düşünerek sofrayı hazırladım. Zilin sesiyle bebek de, ben de irkildik.

Belki O'dur. Dayanamadı, özledi bizi, geldi işte... Gözlerinde üzgün ve sevgi dolu bakışlarla, "Hadi artık geri dön. "demek için geldi. Gece bindi otobüse ve bu sabah burada oldu. Belki de sabah uçağıyla geldi. Ama GELDİ.

“Saçmalama! Biliyorsun sen de gelmeyeceğini. Gelen kapıcı Sersem, saate baksana,onun servis zamanı.” dedi acımasızca Şeytan.

Bir ekmek, bir de sigara aldım, kapıyı da biraz kabaca kapattım adamcağızın "Sabah sabah bu ne surat." diyen yüzüne. Zilin sesine, bana son derece anlayışlı hatta kişiliğinden taviz verircesine tatlı davranan kız kardeşim uyandı. Kendine özgü, o sanat kokan, benim asla içinde yaşayamayacağım kadar dağınık odasının kapısını gıcırtıyla açarak dışarı çıktı.

Ona defalarca odasının kapısını yağlamasını söylemiştim. Gece de yapıyor bunu ve her seferinde bebek uyanıyor.

Her sabahki olanca suratsızlığıyla ilerlerken zihnini toparladı ve aceleyle maskesini taktı, hafif bir anlayışla gülümseyen, yüzünün şişliğini ve saçlarının dağınıklığını şirinleştiren maskesini. Daha önceleri onu hiç maskeli görmezdim.

“Bu maske O'nun kendi tercihi. O isteyerek takıyor zorla değil... Dikkatli ol!Çok ince bir çizgi bu.”

Sevgili içimdeki BEN, sanırım sen bana, ben de sana benzemeye başlıyoruz.

Yeter, hem kendime, hem de çevreme verdiğim zarara bir son vermeliyim artık. Neden bu denli umutsuzum ben, kendimi seviyor muyum gerçekten? "Her şeyle baş ederim" derdim hep, peki ya kendimle... Kararıyor ortalık gene, GODOT gel artık. Neden sızı önce burnumun kemiğinde başlıyor, nezle olacakmışım gibi.Sonra da gözlerime başlıyor baskı. Göz yaşlarımı hiç bu kadar sık bastırmak zorunda kalmamıştım.

- İreem! Telefona sen bakar mısın, ben banyodayım!

Telefonun sesi tekrar bulunduğum ortama döndürdü beni. Telefonu açtım. Konuştum, konuştum. Yüzyıllarca konuştum. Uyuştum, yaşlandım ve telefonu kapattım.

Öfkeli? Hayır hiç öfkeli değilim. Üzgün, yıkık, kırık olmam gerekiyor ama onları da hissetmiyorum.

Arayan kocamla yaşadığımızın evin yan dairesinde oturan komşumuz genç kadındı. Hani şu harika börekler, poğaçalar yapan, kocasına taparcasına aşık olan genç kadın. Onun bir canavar olduğunu bilmiyordum, bana söylediklerine bakın; Geçen sene, ben tatile gittiğimde (ilk ayrılık denememizde, hani geri döndüğümde ilk üç günümüzün güzel geçmesi dışında hiç bir yararı olmayan ilk ayrılık denememizde) bana söyleyememişler ama bu sefer haber vermeleri gerektiğini düşünmüşler. Tabii ki bir yuva yıkılsın istemezlermiş. Hem de çocuk varken. Hangi yuva? Çocuğun mutsuz bir evlilikte sağlıksız bir şekilde büyümesini, yani,bir insanı göz göre göre harcamayı evlilik kurumunun sona ermesine tercih eden nasıl bir zihniyettir? . En acısı da haklı bulurlar kendilerini, olgun ve anlayışlıdırlar sözüm ona bir yuvayı kurtarırken. Oysa kimse bilmiyor bebeğimin bir süredir, biz sesimizi yükselttikçe kendi başına vurduğunu, kendi canını yakmaya çalıştığını ve benim, onun duyduğu suçluluk duygusu karşısında ne denli çaresiz kaldığımı...

Ama artık bana haber vermeleri gerektiğine karar vermişler. Biz evden ayrıldıktan yaklaşık iki hafta sonra gelmiş diğer kadın. Sürekli kalmıyorlarmış ama genelde BİZİM evimizdelermiş. Komşular rahatsız oluyorlarmış artık.

Bizim yatağımızda da sevişiyorlardır değil mi. Dokunuyor musun ona? Öpüyor musun? Benim kadar seviyor musun? Nasıl sevişiyorsunuz?

Uzadı, uzadı konuşma. Sesler uzaklaştı, duyulmaz oldu.

Kız, kocamın halasının kızı mı desem? Yalancılar! Yabancılar neden yalan söylesinler?

Yazık, günlerce kendimle hesaplaştım. Hep bir yerlerde takılıp kaldım,çözemedim. Çözemedim çünkü takıldığım yerler senin yalanlarındı. Söylediğin her şeyin gerçek olduğu varsayımından yola çıkarak çözüme ulaşmaya çalıştığımdan takılıp kalıyordum sürekli. Ama artık kendimle hesaplaşmayı bırakıyorum.Taraflardan biri dürüst değilse, yanılma payı çok artar. Hatayı kendinde aramakla başlar yanılgı. Ama kişi kendisi dürüstse karşısındakinin yalan söyleme olasılığını göz önünde bulunduramıyor pek. Bana yalan söylediğinden şüphelendiğimde, senin yalanlarının nedenini bile kendimde arayacak kadar hesaplaştım kendimle.

Sonunda bitti. Telefonu kapattım.
* * *

Sen ve diğer insanlar. "Dünyada iki tip insan vardır; Ben ve Diğerleri" derdin hep. O felsefen hala devam ediyor değil mi? SEN VE DİĞERLERİ... Yani bizler.

Ben diğerlerinin arasından ayrılıyorum, "Biz" olacağımız yerlere varmak için.Hoşça kal SEN!


ESKİŞEHİR – 1993

İLKBAHAR

Sonunda bahar geldi gene. On yıldır, ilk defa baharı yeniden doğduğum kentte karşılıyorum. On yıldır ayrıydım buradan, üniversiteyi kazandığımda ayrıldım,ilk iki baharı Ankara'da karşıladım, sonra altı baharı İzmir'de, son iki buruk baharı da İstanbul'da, işte ţimdi gene Eskişehir'deyim.

Porsuk nehri içinden geçer Eskişehir'in. Şehrin merkezinden geçen nehir boyunca kafeler vardır. İşte ben de baharın bu ilk ılık günlerinden birinde o kafelerden birine oturdum tek başıma, bu şehir için iddialı bir davranış değil artık bir kadının tek başına oturması. Üniversite burada her şeyi çok değiştirdi. Çok da iyi oldu. Etrafta benim gibi bir sürü insan var. Müzik sesi geliyor biraz ileriden, çok sevdiğim o şarkı, yumuşacık sesiyle okşuyor kulaklarımı Leman Sam: "Hey yıllar, yenilmedim size, hatalarım bile aynı..."

Hataların bile aynı olması yıllara yenilmemiş olduğumu mu gösterir acaba, yoksa yenilmiş olduğumu mu? Bugün 20 yaşında yapmış olduğum hataları hala yapmaktaysam, yılların beni alıp götüremediğinin, yılların içimdeki coşku ve sevinci kıramadığının, hala coşkularımdan, duygularımdan kaynaklanan hatalar yapmakta olduğumun işareti midir? Aynı ruha sahip olmamın işareti... Yoksa yıllara yenilmiş, hem de fena halde yenilmiş olmamın mı? Aynı hatalar sonucunda aynı cezaları çekecek olmamın ve tekrar tekrar aynı hataların kısır döngüsüne girdiğimin işareti mi?

Şöyle bir düşününce on yıl sonra aynı hataları yapmaya son derece meyilli olduğumu fark ediyorum. Hala gözüm kara, hala içimde aynı coşku, hala isyankar olan ruhum. Biraz daha detaylı düşünmeye başlamışım sadece. Biraz daha incelik,hassasiyet kazanmışım.

Aslında zannettiğim, daha doğrusu korktuğum kadar zor değilmiş yeni bir hayata başlamak. Geçmişte uğruna emek verdiğin her şeyin bir kalemde yıkıldığını görmek ve buna rağmen ayakta kalıp her şeye yeniden başlamak. Oysa ne ürkütücü gelirdi böyle bir şeyin olasılığı bile bana. Mutlu, çok mutlu olduğumu sandığım o dönemlerde, ya bir şey bunu bozarsa diye düşünüp paniğe kapıldığım çok olmuştur.Ölürüm zannettiğim panik anları. Şimdi şunu çok iyi anladım. Bir şeyin olmasından korkmak, onu yaşamaktan çok daha fazla acı veriyor insana. Yaşarken baş ediyorsun çünkü. Korkarken baş etme yollarını bilemiyorsun, sadece korkuyorsun. Zaten muhtemel bir felaketten korkmak aslında o felaketi savunmasız yaşamaktır.

Pek çok insan, yanmaktan, kanser olmaktan, trafik kazası veya depremden korkar.Düşününce bile buz gibi olur vücutları. Ama bunları yaşayanlar genelde çok daha soğukkanlıdırlar. Kanser hastaları tedavilerini yaptırmaya çalışırlar.Üzgündürler belki ama hiçbiri sürekli çığlık çığlığa panik halinde değildir.Trafik kazası geçirenler genelde kaza anını anımsamazlar bile. İnsan beyninin savunma mekanizmasıdır bu. Deprem olurken veya yangında intihar etmez insanlar.Çözüm ararlar, panik halinde veya değil. Her halikarda yaşar ve baş ederler. Yani zor olan korktuğun şeyi yaşamak değil, ondan sürekli korkmaktır.

Korkularla yaşadım o zaman ilişkimi. Ve bir gün bir başkası ile beraber oldu o.Garip bir şekilde beni de sevmeye devam ederken, benden vazgeçemezken beraber oldu öbür kadınla da. Korkularım gerçeğe dönüşmüştü. Bundan ürkerken yaşadığım paniği, yaşarken yaşamadım. Ölmedim de. Evet, acı çektim ama tükenmedim.Yıllarca boş yere korkmuş olduğumu fark ettim. Çünkü öyle bir an geldi ki artık üzülmez oldum Hatta ilişkimizi değerlendirme fırsatı buldum. Ve ondan vazgeçtim.Onunla zaten devam edemeyeceğimi anlamama sebep olduğu için böyle bir olayın iyi olduğunu düşündüğüm zamanlar bile oldu.

Bundan sonra tek bir şeye asla izin vermeyeceğim. Neye biliyor musunuz? Kayıtsız şartsız sahiplenmeye ve karşındakinin hayatını yaşamaya. Bir de korkmuyorum artık. Yaşayabileceğim her şeyle baş da edebilirim. Günü yakalamalı ve yaşamalıyım. Yarın beni her ne bekliyorsa onu yarın yaşarım.

* * *
ESKİŞEHİR – 1993

KORKU


Hayatta en büyük korkumu bundan 5 yıl önce sorsalardı "Sevdiğimi kaybetmek","İşimi kaybetmek. " veya benzeri bir takım korkularımı söylerdim. Her insanı korkutabilecek bu gibi kayıpların benzerlerini bir bir sıralardım herhalde.Bunlardan da her insan gibi halen korkarım elbette.

Herkesin bir fobisi olduğuna inanırım. Bunu sağlıksız da bulmam üstelik. Bazı duygusal saplantıların, katı mantık çerçevesinden sıyrılarak, aynı zamanda duygusal bir varlık da olduğumu bana hissettirdiklerini düşünürüm. Hatta bundan hoşlanırım bile.

Fakat geçen yıl hayattaki en büyük korkumun toplumdaki sosyal konumumun henüz ben hazır değilken değişmesi olduğunu fark ettim. Hayır, paramı ya da mevkiimi kaybetmek değil. Bir sosyal sınıftan diğer bir sosyal sınıfa atlamak ta değil.Benim en büyük korkum: "Alışkın olduğum yaşama biçimini zorunluluk karşısında değiştirmek." .

Nedir alışkın olduğum yaşama biçimi? Yalnız yaşıyorsam başkaları ile birlikte yaşamaya başlamam; evli isem boşanmam. Boşanmışsam şu veya bu şekilde ama evlilik kurumu dışında yaşamımı sürdürmem.

Boşandığımda öyle bir paniğe kapıldım ki, tüm davranış biçimlerim değişti. Öyle ya, ben yıllardır evlilik kurumu içinde varlığını sürdürmüş ve bu kurumun ayrıca getirdiği tüm özellikleri taşımaya başlamış bir kadındım.

Ayrılığı takip eden ilk haftalarda, kızgın, hırçın ve sadece ayrıldığım insana zarar vermek için yaşayan biri gibiydim. Onun hoşlanmayacağı her şeyi yapıyor,özellikle de deli gibi para harcıyordum. Bunu küskünlük ve kırgınlık dönemi izledi. Çekilmez bir insan haline gelmeye başlıyordum yavaş yavaş. Çevremdeki insanlara karşı ya tepkisiz ya da aşırı tepkili davranıyordum. Tüm tutarlılığımı yitirmiştim. Dengesizliğime gösterilen hoşgörü de ayrıca sinirlerimi bozuyordu.Hele bana benim olayıma benzer olayların anlatılmasına hiç katlanamıyordum. Dünya da tek örnek olmadığımı benim de bildiğimi insanlar neden anlayamıyorlar ve bana defalarca aynı şeyleri anlatıyorlardı acaba?

Yeni yaşantımdan ve yeni kendimden hiç hoşnut değildim. Konsantrasyon problemi çekiyor ve hiç bir şekilde verimli olamıyordum. Bunların normal karşılanması daha da sinirlerimi bozuyordu üstelik. Beni yıldıran bu durumun tek bir çözümü vardı. Alışkın olduğum toplumsal statüyü yeniden kazanmak ve bu bocalama döneminden kurtulmak. Yani EVLENMEK. Bu özgüvenimin de geri dönmesi demekti aynı zamanda.

İşte bende bunu yapmalıydım. Profesyonel ve alışkın olduğum yaşama biçiminde görmeliydi birde insanlar beni. Ve hemen yeniden evlenmeye karar verdim. Tanıştığım her yeni insana müstakbel kocam olarak bakıyor. Onun benim için nasıl bir koca ve bebeğim için nasıl bir baba olabileceğini tartmaya başlıyordum hemen. Evlenebilecek kadar yakınlık hissedemiyordum hiç birine.

Bende beklentilerimi daha da azaltmaya karar verdim. Eleştirileri hemen hemen hiçe indirerek karşımdaki insanla asgari müştereklerde birleşme çabası gösteriyordum. İşte bu dönemimde akrabalarımdan birinin beni tanıştırdığı bir adamla ne olursa olsun evlenmeye karar verdim. Toplumsal statümü yeniden kazanacak ve verimli olmaya başlayacaktım ya gerisini hiç düşünmüyor ya da düşünmek istemiyordum. Yeni tanıştığım bu insanın özelliklerini işte bu nedenlerden hep ikinci planda tuttum ve uzun dönemde birbirimize yetip yetmeyeceğimizi düşünmemeye çalıştım. Benim için önemli olan tekrar evlilik kurumu içinde yerimi alarak, varlığımı alıştığım şekilde sürdürmekti. O zaman görecekti beni bunalımlı olduğum dönemde tanıyan tüm insanlar.

Peki, koca adayım benim sürekli çalışmama, sabahlara kadar kitap okumama, iş toplantılarıma, bilgisayarımın tıkırtılarına uyum ve sabır gösterebilecek miydi? Bunun cevabını geçiştirdim. Yeniden işler hale gelmem için alıştığım koşulları sağlamalıydım. Tek gerçek buydu. Mesele ayaklarının üzerinde durmaksa bende bu koşullarda ayaklarımın üzerine sağlam basabilecektim.

Ama hiç gerek duymasam da onu yavaş yavaş tanımaya başlıyordum. Başlıyordum ama eleştirmeye de başlıyordum aynı zamanda. Belki onu tanımak konusunda kendime izin vermemeliyim diye düşünmeye başladım. O benim kurtarıcımdı ve ben onu kabul etmeye hazırdım. Neden inceliyordum o zaman? Her zaman tutku, aşk, elektriklenmeler gerekli değil di ki. Buna karar vermemiş miydim ben. Onlar nasıl olsa geçici değil miydi. Önemli olan benim varlığımı kendime yetecek şekilde sürdürmemdi.

Bütün bunlar bile soru işaretlerinin oluşmaya başlamasını engelleyemedi. Kendime yalnızken de yetiyor olabilmem kafamı karıştırıyordu. Bu bakış açısı ile yaklaşarak ona da zarar verebileceğim şüphesi takıldı kafama. Öyle ya, bencillikti bir anlamda yaptığım. Peki, O fark etmemiş miydi benim yaklaşımı mı? Fark etmişti, fark etmişti de o'da bunalmıştı tekdüze yaşamından O'da benimle yakaladığı rengin peşindeydi.

İkimizin de aradığı birbirimiz değildik ama hedeflerimize ulaşabilmek için birbirimize gerekliydik. Sadece O benim kadar farkında değildi bu durumun.İkimiz için de benim harekete geçmem gerekiyordu. Hayat, uzun dönemde tamir edilecek hatalar için çok kısaydı. Kaybedilmesi söz konusu olan şey yıllarımız ise hele, çok kısaydı.

Bunu evlenmeden fark ettiğime hala çok sevinirim.

***********************
ANKARA Eylül 1993

BAŞKA EYLÜL

Hani hiç bir şey yapmadan yorulur ya insan bazen. Bir dolu işi varken, o yerinden bile kıpırdamak istemez. Kolunu kaldırmaya üşenir ya. İşte tam öyle bir akşamdı. Yerimden kalkmak bile istemiyor ama bu hareketsiz ve üşengeç tavrımdan da sıkılıyordum. "Kalk!" dedim kendi kendime. Tasarladığın bir sürü öykü var yazılacak. En az dört öykünün konusunu belirlemiş ama bir türlü kağıda dökememiştim. Hatta bazılarına başlamıştım bile. Ne saygısızlık! Onca anıya,onca bekleyen öyküye saygısızlık. Basımı geciken kitabıma saygısızlık. Çok saygısız bir insan oldum ben.

Uzaktan kumandaya uzanarak televizyonu açmaya çalıştım ama ana düğme kapalı olduğu için açılmadı. Ben de vazgeçtim. Uzaktan kumandayı üşengeç bir tavırla tekrar sehpaya bıraktım ve oturduğum yerde iyice kaykıldım. İçim sıkılıyor ama bunu önlemek için hiç bir şey yapamıyordum. Yorgun ve mutsuzdum. Ama sanki, gizli, kendime bile itiraf etmekten çekindiğim bir hazla, bu yorgun ve mutsuz durumu korumaya çalışıyordum adeta. İnsanlar ne garip değil mi? Kendi durumumu gözlemlerken, başkalarının benzer davranışlarını daha iyi anlayabiliyorum.

Daha da bir gömülüyorum oturduğum koltuğa sanki birileri kolumdan çekip kaldıracakmış gibi savunma durumuna geçiyorum belli belirsiz.

Neresindeyim hayatın? Yarın neler getirecek? Bu soruları eskiden pek de o kadar merak etmezdim ama başıma gelenlerden sonra yarının her şeyi getirebilmesini bekliyorum artık açıkçası. Bütün bu yaşadıklarımdan bunu öğrendim en azından,"Yarın her şey değişebilir, sakın yıkılma, sağlam bas.".

Öyle zormuş ki. Şu anda her şey yolunda gibi gözükmesine rağmen, hiç ama hiçbir şey yolunda değil. her şey karmakarışık. Ondan nefret etmem, öldüresiye nefret etmem gerekiyor belki, bana yakın çevremin tümü ondan nefret ediyorlar, bana yaptıklarını kabullenemiyorlar. Ama ben, sadece ben bir şey hissetmiyorum.

Nasıl başladı kopmamız? Nasıl bitti her şey? Evime gelen, arkadaş gözüken,benimle konuşan, hatta sevmeye bile başladığım o kadın... Asıl önemlisi kocam nasıl yaptı bunu....

On altı yaşından beri beraberdik. On sekiz yaşında kaçtık. Evlendik. Üniversiteyi beraber okuduk. Gecekondularda oturduk, normal bir eve taşınınca sevindik, motosiklet aldık gecenin bir saatinde deniz kıyılarına gittik. Sevgiyi besledik, bedenlerimizde yücelttik. Okulları bitirip çalışmaya başladık. O askerliğini yaparken hamile kaldım ve askerliğin bitip henüz işe girdiği dönemde beraberliğimizin bütün sevinçlerini taşıyan o bebeğe sahip olduk. Tüm problemler bitmiş gözükürken, ne oldu? Nasıl oldu?

Hayatta en büyük korkum bunları yitirmekti, hele hele onun başkası ile beraber olması asla dayanamayacağımı iddia ettiğim tek şeydi. Geceleri uyanır onu,düzenli uyku soluklarıyla yanımda bulunca sevinirdim. Gitgide ilişkimizi daha güvenli hissetmeye, ona olan tutkumu dizginleyerek, tutkunun bana değil benim tutkuya hakimiyetimi sağlamaya başladım. Artık sıcak güvenli bir ilişki olduğuna inandığım, aşkımı dorukta ama tutarlı yaşamaya başladığım, onun sevgi ve tutkusuna güvendiğim, minicik bebeğimizi ikimizin olduğu için daha da çok sevdiğim o dönemde, arkadaşım dediği o kadın girdi hayatımıza.
Hafta sonları fırından aldığı taze çöreklerle geldi. Bizlerin arkadaşlıklarımız hep çok yakın olduğu için tedirgin olmadım bundan. Bende sevindim. Aynı işyerinde oldukları için serviste hep yanında oturdu. Onun konularına ilgi duydu. Fıkralarına güldü. Onun zayıf taraflarını yavaş yavaş keşfetti. İstediği gibi oldu. Sakin, gelişmiş bir öz benlik sergileyerek konulara onun tarzı ile yaklaştı. Tam bebeğimizin olduğu, benim bebekle çok meşgul olduğum o dönemde ele geçirdi onu. Ve kocamı asıl istediğinin kendisi olduğuna inandırdı. Usta bir mimar gibi incelikle, hassasiyetle uyguladı projesini. Beni, bizi, parçalanan ailede büyüyecek, babasından yoksun kalacak o bebeği hiç düşünmeden, geçmişimize, onca çabalarımıza en ufak bir saygı duymadan, ama saygılı ve düşünceli görünerek parçaladı ailemizi. Kendisinden emin olduktan sonra kocama sinsi bir sıcaklık, yumuşaklık ve fedakar bir tavırla "Sen evliliğini kurtarmak için elinden geleni yap" bile dedi.
Seyrettiğim bir filimde bir söz vardı: "Sen Tarla Kuşu'nu bilir misin" diyordu genç adam karısı ile beraber olan öteki adama, "Tarla Kuşunun kendi yuvası yoktur, o başkalarının hazır yuvalarına gider, yumurtalarını parçalar, atar ve o yuvaya yerleşir". İşte onunda yaptığı buydu. Bu sefer Tarla Kuşu benim yuvamı seçti.

Derken kocamın yalanları başladı. Onunla olmak, onun sakinliğine sığınmak isterken, benden de vazgeçemediği o sancılı dönem. O da çok zor yaşamıştır bu dönemi mutlaka.

Bana acımasız, zalim, davrandığı, beni durmaksızın suçladığı, kendisinin de acı çektiği o uzun, zor dönem.

Sonra hızlı gelişti her şey. Olaylara inanmam zor oldu. Beni uyaran insanları başlarda tersledim, suçladım. Sonra gerçeği kabul edemedim ve vazgeçtim ondan. Tek celsede boşandık. O öfkeyle başlarda hissedemedim acıyı. Hani insanın eli aniden kesildiğinde hiç bir acı hissetmez de, sonradan başlar ya sızı. İşte aynı öyle oldu. O yoğun öfke azalıp, özlemeye başladığımda, ailemin yanından ayrılıp tekrar yalnız yaşamaya ve yıllardır onunla paylaştığım, alıştığım yaşamın yok olduğunu, yalnız olduğumu ve ayaklarımın üzerinde durmak zorunda olduğum katı gerçeğini fark edince başladı asıl sancı. Özledim, hem de çok özledim. Yeni ilişkilere başlayamadım. Başlasam da sürdüremedim.

Çok saygılı, sorumluluk sahibi, belki ondan çok daha üstün meziyetlere sahip olan, beni yüreklendiren, yeniden güven duymamı sağlamaya çalışan insanlarla karşılaşmama rağmen... Onları acımasızca inciterek, suçlayarak garip bir intikam aldım. 

Telefonun sesiyle irkildim. Anılara dalıp gitmiş olan beni çağıran bu ses nasılda acımasız, nasıl da kurtarıcıydı.
Canımı acıtan bu sesi engellemek için elimden geldiğince hızlı uzandım ahizeye. Kaldırdım. Kulağıma dayadım, dinledim. Ses gelmedi karşıdan. "Alo" diyemedim, dinlemeye devam ettim. Hissettim mi, yoksa soluk seslerinden mi anladım bilmiyorum ama O olduğunu anladım.

Parmak uçlarım soğudu, ellerim kasıldı. "Alo" dedim. "Benim" dedi. "Dinliyorum"dedim. Ve anlattı. 

Bu yaşamın kendi tercihi olduğunu, kimsenin onu yönlendirmediğini anlattı. Engel olamadığı duyguları varmış. Çok eşli yaşamalıymış O. Başka kadınlar daima olmalıymış. Onun tarzı buymuş... Ben kalacak olsaymışım çok yıpratırmış beni. Bana çok saygı duyuyormuş. Bebeği de çok seviyormuş ama önce kendi yaşamı, kendi tercihleri gelirmiş.

(Ben nasıl bakmıştım soruna oysa, fazla mı derin düşündüm acaba? Bu kadar basit miydi her şey? Hani yıllarımız, aşkımız, tutkumuz, onları nereye kaldırdı attı acaba? Yoksa hiç yaşamadı mı?)

Evlilik de önemli değilmiş onun için, evlenip tekrar tekrar ayrılabilirmiş.

(Tekrar tekrar ...,bu kadar kolay demek. Bu denli bencillik.)

Kahrolası bir ikna yeteneği varmış, istediği her kadını elde edebilirmiş.(Sessiz çığlıklar büyüyor içimde) Etmeliymiş de.
(Yok oldun!) Ailesiyle görüşmüyormuş artık, eski arkadaşlarıyla da. Ne yapıyorsun sen? Koş bakalım kendi yolunda. Yorulduğunda ne olacak? Ya da büyümekte olanın bir evcil hayvan olmayıp kendi oğlun olduğunu ve her şey için çok geç kalmış olduğunu fark ettiğinde? Kendi babanın sana vermiş olduğu sevgi ve güveni hatırlıyormuşsun? Ya büyürken onu nasıl örnek aldığını? Babanla ilk kez içmeye gitmenizi? Babanın sana, senin ona hayranlığını? Tatillerinizi? Hatırlıyor musun bunları? Sakın unutma çünkü ileride kendi oğlun sana bunları soracaktır. Yanıtların hazır olsun, çünkü o büyüyor. Sensiz daha sağlıklı büyümekte olduğunun farkında değil henüz. Seni tanıyınca, gerçekten tanıyınca, sensiz geliştiğine sevinecektir o da. Ama soruları er yada geç soracak.

Sen anlatmaya devam ettin. Her cümlende ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumdan daha da emin oldum. Her cümlenle bendeki seni yok ettin.

Telefonu kapattığımda o mahmurlukta yok olmuştu. Koltuktan kalktım, eşofmanlarımın üzerine montumu giyip, ayakkabılarımı hızla bağlayarak dışarı çıktım. Akşamın serinliği hoşuma gitti. Gece güzel kokuyordu. Arabamı park yerinden ilk kez kolayca çıkardım. Radyodaki müzik her zamankinden daha güzeldi. Açık camlardan esen rüzgar üşütmüyordu. Otoban tenha, arabam hızlıydı.

Kulaklarım da Leman SAM " Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat...." diyordu.

*****************************

ESKİŞEHİR / MAYIS - 1993


KUMSAL

Günün ilk saatleri, hafif serin ortalık. Herkes uykudadır daha, yazık; bu güzel saatleri geceleri biraz daha fazla eğlenmek uğruna harcıyorlar ama bakış açısına bağlı bu tabii, herkes ben değil.

Bu tatilimin (ilk yalnız tatilimin) üçüncü günü, biraz sıkıldım mı ne? Turla geldim buraya, arkadaş bile edindim. (hiç zorlanmam zaten). Ama bir boşluk var, bilemiyorum, acaba gerçekten aynı frekansta olduğum yakın bir dostumla mı gelseydim? Ama yorgunum, uzun konuşmalar, derin sohbetlerden bile yorulmuştum,onun için yalnız geldim zaten, oyun bozanlık yok, bunu istedim, bunu yaşayacağım yoksa yarın "Hiç denemedim ki!" derim.

Otel çok güzel, havalar iyi gidiyor şansıma, deniz kumsal bir harika. Havuz,sauna, jimnastik salonu her şey mükemmel, hadi bir sabah sporu yapayım açık havada.

Özenle giyinip (eşofmanlarımı tabii) çıktım dışarı, kimseler yok daha görevlilerden başka. hızlı adımlarla sahile yürüdüm, ayakkabılarımı kemerime bağlayıp, çıplak ayakla, denizin kumları yaladığı sınırda koşmaya başladım,derin nefesler alarak. Koştum, koştum, koştum taa kayalıklara kadar. İyot kokusu kayalıklara daha yoğundu sanki , belki de yosun kokusuyla karıştığı içindir.

Kayaların gerisinde bir kumsal daha olduğunu söylemişlerdi. Oraya gitmeye niyetlendim. Ayakkabılarımı giydim ve tırmandım. Harika bir duygu, bir yerleri fethediyorum sanki, işte en tepedeyim. Heyyooo!

Aman demeye kalmadan düştüm, tam kayaların arasındaki boşluğa. Pek bir hasar yok gibi. Bir iki ufak çizik dışında. İyi de, nasıl çıkacağım ben buradan?(Panik bu kadar ani mi başlar? Ani başlamasa panik denmez zaten) Yok, çıkış yolu yok. Yer ıslak, hatta bir karış su var. Aman Tanrım şurası yengeç dolu, şuradaki kara oyuk . (PANİİİK!) Çıkmak istiyorum buradan. Bağırsam? Daha kimseler yok ki.

Ama gelirler. Bir iki saat sonra dolar kıyı. Duyacaklar, tabii duyacaklar. Nasılda paniğe kapıldım. Aptal ben.

Şimdi, hah evet şuraya oturabilirim. Yengeçlerden uzak, nispeten kuru bir kaya.Tamam, oldu işte. Ayaklarımı da toplarsam mesele kalmaz.

Ben "İMDAAAT !" diye de bağıramam ki. Kahrolsun şu toplum baskısı.

- Kimse yok muuu!

Daha erken ama yoktur tabii kimse.

- Yardıma mı ihtiyacınız var?

Biri duydu işte. Nasıl da paniğe kapıldım.
- Evet, buraya düştüm de. Yardım eder misiniz?
- Onun için buradayım zaten. Tişörtümü uzatıyorum. Tutunun ve tırmanmaya çalışın.
- Tamam, teşekkürler.
- Oldu işte.

Minnetle kurtarıcıma baktım. Ben yaşlarda, uzun boylu, atletik görünüşlü genç bir kadın. O da erkenci demek benim gibi. Gözleri... Bu kadın içten. Başka türlü olsaydı böyle bakmazdı gözleri. Dürüst bakan gözler. Gülümsedik birbirimize ve hoşlandık birbirimizden.

Dikkatli dikkatli indik aşağı.

İstanbul'dan geliyormuş. Hayatında ilk kez yalnız tatil yapıyormuş. Yorgunmuş, konuşamayacak kadar yorgun. Konuşuyor oysa. Başladı en azından. İşi,çalışmaları, hazırlamakta olduğu master tezi çok yormuş onu. İlişkisi de yoruyormuş artık.
Beni mi anlatıyor? Ben mi onu anlatıyorum? Onun sesiyle konuşan ben miyim? Ne benzerlik. Bende kelimeleri değiştirerek benzer şeyler söyledim.

Güneş artık yükselmeye başlamıştı. Hafif ısınan kumlara yan yana oturduk. Sevgilisiyle ilgili çelişkileri vardı. Kimin yok ki? İçten yaşayamıyorlarmış ilişkilerini. Bir şeyler varmış ters giden ama çözemiyormuş. Çok fazla soru işareti taşıyor ve bundan rahatsız oluyormuş. Kafasını toplamaya gelmiş buraya. Benim de benzeri nedenlerim olduğunu söyledim. Sıcacık gülümsedik birbirimize. Kuruyan tişörtlerimizi giydik. Henüz anlatılmamış ama anlatılacak şeyleri yük gibi taşıyarak kalktık yerimizden.

Otele doğru yürürken O'da benzerliğimizi fark etmeye başlamıştı sanırım. Otelin bahçesindeki restorana oturduk. Çay ve kızarmış ekmeğin nefis kokusu ulaştı masamıza. Acıktık, hem de nasıl. Sıcacık gülümsemelerle onayladık açlığımızı.Taze tereyağı eridi sıcak ekmeklerin üzerinde. Beyaz peynir, çay ve zeytin. Sevine sevine yedik hepsini. Ben çayımı döktüm. Güldük. Bir kedi yavrusu geldi masamızın altına. Yumurtalarımızdan yedirdik ona ve onun tokluğuna da sevindik.

Karnımız iyice doyunca, birer kahve söyleyip, bir de sigara yaktık. Aslında içmezmiş sigara ama sevgilisi neden olmuş alışmasına. Ne benzerlik ama. İlişkilerindeki kopukluğa anlam veremediğini söyledi. Ben kendimle hesaplaştığımı söyledim. O bir şeylerin hatalı olduğunu söyledi. Ben hatanın belki bende olduğunu söyledim. O başladı, ben devam ettim. Ben başladım, o devam etti. İki ayrı boyutta aynı ilişkiyi yaşıyorduk sanki. Şüphelerimizi, kuşkularımızı anlattık. Derken belirsiz zamirler belirli isimlere, belirsiz adresler tanıdık muhitlere dönüştü. İlişkilerimizdeki kopukluğu, yanlışlığı, kuşkuları ve endişeleri bir anda çözümledik. Tıpkı panik gibi ani çözüm. Hadi panik hızlıdır kabul, ama çözüm bu denli hızlı olabilir mi? Oldu işte. Onunla hep inanılmaz şeyler oldu zaten.

İlişkilerimizdeki düğüm, bilmediğimiz, ulaşamadığımız nokta birbirimizdik. Ne ölümcül, ne yaşamsal rastlantı. BİZ AYNI ADAMIN SEVGİLİLERİYDİK. Bu denli birbirine benzeyen iki kadını nasıl seçebilmişti. Daha mı güvenli gelmişti yoksa ilişki, biri diğerinin devamı gibi.

Ya biz? Biz ne mi yaptık? Daha çok sevdik birbirimizi. Tatilimize devam ettik. Kalan günlerimiz mutlu, sıcak ve ne yazık ki yoğun geçti. Bol bol konuştuk. Sıcacık gülümsedik. Umutla yüklendik. Sevindik. O küçük çocuk kaza geçirince üzüldük. Onu hastaneye yetiştirmeye çabaladık. Telaşlandık. Tehlikeyi atlatınca sevindik. Küçük kediyi gene doyurduk. Tenis oynadık. İskeleden beraber denize düştük. Ayrılırken de ağladık.

O şimdi Avusturya'ya gitti. Arada mektuplaşıyoruz. Hep gene birlikte tatil planları yapıyoruz.

Ben mi? Benim bir kızım oldu. Mutlu ve coşkuluyum. Kendimi güvenli ve umutlu hissediyorum.

Haaa, O. Siz O'nu merak ediyorsunuz, aslında ben de çok merak ediyorum . Çünkü O yok oldu.

************************

Ankara / Kasım - 1993 
ÖZLEMEK

Yalnızdı, yapayalnız. Kendisine benzeyen bir tek kişi bile yoktu etrafında.Eskiden, çook eskiden, en azından şimdi anımsayabilmekte zorluk çektiği kadar eskiden biri vardı. (Anımsadığında ağlayamıyordu bile, çünkü ağlamayı bilmiyordu ki.)
Hiç ayrılmazlardı eskiden, ne kadar eski olduğunu unutmuş bile olsa, hiç ayrılmadıklarını çok iyi anımsıyordu. Birbirlerini severler miydi? Bilemiyordu ama hep birlikteydiler işte. Alışmıştı onun varlığına, alıştığını da ayrıldıktan sonra daha iyi anlamıştı. Neden ayrıldıklarını anlamakta da güçlük çekiyordu. Birdenbire yok oluvermişti. Bir şeyler anımsıyordu ama karmakarışık.

Son günlerini anımsıyordu yarım yamalak. Güneşli, pırıl pırıl bir gündü. Karınlarını doyurduktan sonra her zamanki gibi sabah keyfi yapıyorlardı havuzun kenarında. Sonra, ya sonra? Bir şeyler olmuştu. Bir sürü insan gelmiş, O'nu alıp götürmüşler ve onu bir daha hiç görmemişti. Gelmeyeceğini de çok iyi biliyordu. Nedenini de biliyor ama anlayamıyordu.

Daha eskiyi düşünmeye çalıştı. Bir orman geldi aklına, bir de göl. Pırıl pırıl sularıyla, güneşi içinde taşıyan bir göl. Bir sürü balık, yemekten bıkıp usanmadıkları. Neredeydi acaba o orman, o göl şimdi? Sancılandığı, bağırdığı ve ardından minik bir yavruya sahip olduğu o göl. Suda doğurmuştu yavrusunu. O ormanda büyütmüştü. Mutlu olduysa orada olmuştu işte. 
Bir gün, henüz gün ağarırken, tembellik yaptıkları bir saatte, şöyle bir gerinip etrafına baktığında yavrusunu görememişti. Telaşlanma diyebileceğimiz o duyguya hayatında ilk kez o zaman kapılmıştı. Biraz ileride ağaçların altında görünce de unutuvermişti heyecanını. Her şey kaldığı yerden devam edip gitmişti. Taa ki, o gün O götürülene kadar. Aynı duyguyu hayatında ikinci kez o zaman hissetmişti. O Hayvanat Bahçesindeki bir Su Aygırıydı…

* * *

Oğlumla ben trenin gelmesini beklerken lamaları, zürafaları anlattık birbirimize. O heyecanla anlatıyor, anlatırken gözleri bir başka ışıldıyordu. Hayatında ilk kez Hayvanat Bahçesine gitmişti çünkü.

Benimse içimde bir sızı, gelecek olan trenin gecikmesini umarak daha fazla paylaşıyordum sevgileri onunla. Yeni yeni konuşmaya başlamıştı tüm sevinçlerimi taşıyan tatlı bebeğim. Anlatıyor, anlatıyordu. Ayının neden yattığını soruyor, maymunun niye zıpladığını soruyor, benim de anne köpeğin yavru köpeği emzirdiği gibi mi onu emzirdiğimi merak ediyordu. Neşeli telaşının arasında, kaygılı bir ifade geldi yüzüne birden.

- Su Kaygırı ağlıyor muydu Anne?
- Ağlamıyordu, hayvanlar ağlayamaz, ama üzgündü.
- Hayır. O ağlıyordu. Ne olmuş?
- Bakıcısı anlattı ya, arkadaşı ile oynarlarken havuzda su var zannederek onu aşağıya itmiş. Arkadaşı düşünce kafasını vurmuş ve ölmüş.
- Ölmek ne Anne?
- Ölmek... Lusi'yi anımsıyormusun. Hani senin bir kuşun vardı.- Evet. Cuci. Çok seviyordum onu ben.
- Ne oldu Lusi'ye.
- Bir gün uyudu. Ben kafesine gittim. Uyanmadı. Bağırdım. Gözleri açıktı ama uyuyordu.
- Sonra beni çağırdın.
- Evet. Sen geldin.- Ne dedim sana?
- Cuci hastaydı dedin. Şimdi öldü dedin.- Sonra?
- Onu kutuya koydun. Parka gittik. Onu gömdük.
- Sonra bir daha hiç gördük mü Lusi'yi?
- Hayır ama... Seviyorum onu çok.
- Ben de çok seviyorum. Onu unutmayacağız ama bir daha göremeyeceğiz. Sadece anımsayacağız ve sevmeye devam edeceğiz.
- Hıııı... Anladım. Şimdi Büdü var. Onu da seviyoruz.
- Evet canım. Lusi ölünce Büdü'yü aldık. Ama Lusi'yi unutmadık.
- Evet.
- Peki Su Kaygırı Cuci gibi mi ölmüş?
- Aynen öyle canım. Başını vurunca ölmüş. Onu da götürüp gömmüşler.- Arkadaşı üzülmüş mü benim gibi?
- Üzülmüştür tabii, ama hayvanlar insanlar kadar üzülmez, insanlar kadar özlemezler. Unutur yakında.
- Ben unutmam Cuci'yi ama... Büdü ölünce Büdü'yüde unutmam.
- Evet Birtanem.
- Anne!
- Söyle canım.
- Gene git oraya. Ona "Üzülme" de. "Cuci'de öldü." de. Sakın unutma.- Peki.
- Söz ver.
- Söz Birtanem.

Derken anons duyuldu. Onu kucağıma aldım. Soludum doyasıya. Doyamadım. Birbirimize "Hoşçakal" dedik. En kısa zamanda görüşeceğimize söz verdim, hem O'na, hem kendime. Annemin kucağına uzattım. Sarıldı anneannesine. Bindiler trene. Tren hareket etti. El salladık ve gittiler.

O gidince havanın serinliğini hissettim birden. Deri montumun yakalarını kaldırdım. Ellerimi cebime soktum. Ters yöne yürümeye başladım. Gözlerim doldu,ağlamadım ama kendimi çok yalnız hissettim. Bundan sonra buna alışmak zorunda olduğumu biliyordum. Kreşe gidebileceği zamana kadar böyle olması gerekiyordu.Hafta sonlarını iple çeker olmuştum. Bir kez daha dönüp trenin gittiği yöne baktım.
* * *

Su aygırı gözlerinde sanki gözyaşı denilebilecek garip pırıltılarla bir kez daha dönüp O'nu alıp götürdükleri kapıya baktı. Sonra başını yarısına kadar havuzun sularına gömerek hareketsiz kaldı.
Ertesi sabah bir Su Aygırı daha getirdiler. Daha genç, daha hareketli ve neşeli. Yeni gün mutlu başladı, bir hafta sonra ise Su Aygırı düşüp ölen diğerini çoktan unutmuştu.

* * *
O şimdi yanımda, okula başladı. Kendine ait bir odası var. Bizimkinin hemen yanında…

Berna TAMER

***********************

ANKARA / AĞUSTOS – 1993

İMGE

Sıcak bir öğleden sonra yaprak kıpırdamıyor. Kampüs bahçesinde bir bank buldum, bilmem hangi cins bir ağacın altında. Biraz daha iyi burası. Benim gibi burayı keşfetmiş olanların, bana anlamsız gelen konuşmalarıda kulağıma ulaşıp dikkatimi dağıtmasa, bayağı huzurlu bir ortam diyebileceğim. Neden, ne zamandır sıradan sohbetler anlamsız geliyor bana bilemiyorum. Ama yoruluyorum sanki o tür konuşmalardan.

- Bulaşık makinesine asla koymam desenli porselenleri, desenler siliniyor.
- Haklısın, ben de.
- Bak bu bilmem kimin fotoğrafı.
- Ah şekerim, şu bebek seninki mi?
- Benimki ishal oldu yine.
- Yaz ishali tehlikelidir. Bol su içir.
- Geçen gece gölbaşındaydık gene.
- Biz artık pek çıkamıyoruz dışarı malum çocuklar.

Keşke insan istediği zaman kulaklarının düğmesini çevirip bir süre mutlak sessizliği sağlayabilse. Yorgunum diyorum. Susun!

Benim oturduğum banktan başta bütün banklar dolu. Gelmese bari başka biri buraya.

Daha bu düşünce kafamdan geçerken birisi beliriverdi bankın yanında. Düşmanca baktım ister istemez. "Burası benim, hemen yok ol" der gibi. Ama O oturdu yanıma. Konuşmamak için iyice gömüldüm yazdıklarıma ve ona hiç bakmamaya karar verdim.
Kağıtlarımın üzerinde ince, uzun parmaklı eli beliriverdiğinde şaşkınlıktan ben çektim elimi kağıtlardan. Notlarımı aldı, çantama yerleştirdi saygılı bir tutumla. Şaşkın ve artık itiraz etmeye hazırlanan bakışlarıma aldırmadan kalemi de çekti elimden ve onu da çantaya koydu. Çantamın fermuarını çekti ve bana bakmaya başladı.
Çok kısa saçlarıyla, uzaktan görsem erkek zannedebileceğim genç bir kadındı. Bedenide elleri gibi ince ve zarifti. Hiç makyaj yoktu yüzünde. Hatları düzgün, biraz çocuksuydu ifadesi. Gözleri iri ve sanırım siyahtı. Ya da bu güne kadar gördüğüm en koyu renkli gözlere sahipti. Koyu renkli dost dost bakan gözlere.

"Neden?" dedim. "Sen istedin" dedi.

Artık şaşırmanın da ötesine geçmiş olduğum için hiç bir şey söyleyemedim.Etrafıma bakındım. Biraz önce yüksek sesle konuşan grup gitmişti. Daha doğrusu ağaçların altında ikimizden başka hiç kimse kalmamıştı. Ne zaman gitmiş olduklarını anımsayamadım. sanki yok olmuşlardı. Biraz ileride bir serçe vardı sadece, yeşillikleri sulayan döner fıskiyeden akıp kaldırımın kenarında birikmiş olan suları keyifle içiyor, arada bir de ötüyordu. Biraz da rüzgar çıkmıştı şimdi. Deminki gibi yapraklar kıpırdamadan durmuyor tatlı bir hışırtıyla birbirlerine sürtünüyorlardı. Yeşil bir koku vardı, çimen, toprak, ağaç ve su kokusu. Yemyeşildi koku. Şaşkınlığıma rağmen keyif verdi bana.

Uzanıp elimi tuttu siyah gözlü kız. "Gel benimle." dedi. Çantamı omzuma asıp izledim onu. Daha doğrusu, o çekti götürdü beni. Daha önce kampüste varlığını hiç fark etmemiş olduğum başka bir ağaçlığa çıktık yandaki binanın arkasından.Biraz yürüdükten sonra bir başka bina göründü. Üniversite binasından çok iki katlı bir eve benziyordu. "İşte fakülte bu." dedi, artık adının İMGE olduğuna karar verdiğim siyah gözlü kız. Hayret! Bu binayı ilk kez görüyordum.

Bahçeden geçen, daha önce nasıl olup da görmemiş olduğumu bilemediğim minik bir çayın üzerindeki tahta köprüden geçerek fakültenin kapısına geldik. Girişte tüm fakültelerde görmeye alışkın olduğum görevli falan yoktu. Binanın içi pembe-beyaz renklerde (umut renklerinde) mobilyalar ve resimlerle doluydu. Duvarlar saydamdı sanki ama arkasını göremiyordum. Porselen izlenimi uyandırıyorlardı. Uçuk pembe, şeffaf porselen duvarlar. Koku da değişmişti, bu sefer pembe kokuyordu ortalık.

İmge bana duvarların ne renk olduğunu sordu. Uçuk pembe olduğunu söyleyince beni ilerideki iki koridordan birine doğru götürdü. Soruya şaşırmıştım. O görmüyor muydu ya da bilmiyor muydu sanki buranın rengini. Girdiğimiz koridordaki duvarlar daha mat, daha pastel bir pembeydi. O porselen izlenimi uyandıran duvarlardan çok farklıydılar.

Ben koridorun sonunda bir oda ya da bir dersliğe gideceğimizi düşünürken biz tekrar başka bir bahçeye çıktık. Pembe koku yerini yeşil kokuya bırakmıştı yeniden. İleride yerde oturan neşeli bir gurup insan olduğunu fark ettim. İnsanlar hararetle konuşuyorlar ve sık sık gülüyorlardı. Yerde de bir gitar çarptı gözüme. İmge ile onlara doğru ilerledik. Bazıları konuşmaya devam ederlerken, bazıları başlarını kaldırıp ilgiyle baktı bize. Hayatımda bu kadar güzel insanı bir arada hiç görmemiştim. Herkes ışıldıyordu sanki. Hat, hat güzel olup olmadıklarını bilmiyorum. Bu insanların çok güzel olduklarını hissediyordum sadece.

Yanlarına oturduk biz de. Tanıştırma gereği duymadı nedense İmge. Ben yanımdaki genç adama öğrenci olup olmadığını sordum. Hepimizin öğrenci olduğumuzu söyledi bana. Daha son sınıfa gelene henüz hiç rastlanmadığını da. Yanıt çok belirsiz olmasına rağmen sanki anlamışım gibi geldi. Başka soru sormadım.

Her yeni insanla tanıştığımda taşıdığım o tanıdık tereddütleri taşımıyordum. Yani kendimi bir şekilde gizleme çabasını göstermiyordum nedense. 

İkilemlerdir bizi tüketen. Ve maskeler. İlişkilerin başında maskeler, gizlersem kendimi, sonra bu maskeler kalktığında ne olacak? Karşımdaki insanın olmamı istediği gibi görünüp, sonra gerçek kişiliğimi koyarsam ortaya. En büyük yalan bu değil mi. İnsanlar yargılamamalı birbirlerini, sadece karşısındakini sahip olduğu nitelikleriyle yaşayıp yaşayamayacağını belirlemeli bence. Yargılamaya başlarsan kendi değer yargılarınla yargılayacaksındır onu. Sen ne kadar doğrusun peki? Kime ve neye göre? Sen kimseyi, kimse de seni yaşamamalı. Herkes kendisi olduğu zaman sağlıklıdır ilişkiler.

Ne kadar çok kaygı taşıyormuşum ben? Savunma mekanizmam eskiden de bu kadar güçlü müydü? Ama bütün bu kaygıları bahçedeki insanlarla tanıştıktan sonra hissetmedim. O tanıdık açıklamaları yapma, kendimi kanıtlama gereği duymadım nedense.

Tam karşımda oturmakta olan bir başka genç adam gitarı aldı eline ve herkes gitar eşliğinde şarkılar mırıldanmaya başladı. Gitgide daha fazla huzur buluyor,sevinç benzeri bir duyguyla dolmakta olduğumu hissediyordum. Gitar faslı bittikten sonra yanımdaki genç adam bebeğimin adını sordu. Söyledim. Benim hakkımdaki detayları nasıl biliyor olabileceğini hiç düşünmeden. Sevgiyle baktı yüzüme, gözbebeklerinde kendimi gördüm. Kendimin de çok güzel olduğumu fark ettim. Onlara benziyor, ışıldıyordum sanki.

Sorular sormadan, açıklamalar yapmadan ulaşmıştık birbirimize. Nasıl olduğunu bilmiyor, işin garibi merak da etmiyordum.

Konuştuk, konuştuk. Akıverdi sözcükler, konular beni yormadan, o bıkkınlığı hissettirmeden, savunma gereği duyurmadan. Coşku ve umut vardı yüreğimde. Arada gözlerim İmge'nin kilerle karşılaşıyor, İmge gülümsemeleriyle daha da yüreklendiriyordu beni.

İmge'nin işaretini fark ettiğimde içim buruldu. Gitme vakti gelmişti. Geldiğimiz yollardan geçerek duvarları porselen gibi olan salona vardık. İmge'ye diğer koridorun nereye gittiğini sordum. Duvarları gri ve siyah görmüş olsaydım o koridora girecek olduğumuzu söyledi bana. Ama ne görecek olduğumuzu sorduğumda hiç bir açıklama yapmadı. Ben de üstelemedim.

Beni kapıdan uğurladı. Küçük köprüyü geçtim. Önceden oturmakta olduğum ağaçlığa geldim. Aynı banka gidip mi oturdum, yoksa birden o bankın üzerinde mi varoldum, ayrımına varamadım. Ama gene aynı bankın üzerindeydim. Çevrem gene insanlarla doluydu. İşin garibi aynı insanlardı bunlar. Hala aynı yerlerde oturuyorlar ve hala birbirlerine fotoğraflar gösteriyorlardı. Tek fark artık konuşmaların bana itici gelmemesiydi. Hala benim yanımdan başka boş yer yoktu.

Bir ses duydum yanı başımda, "Yanınıza oturmamda bir sakınca var mı?". Başımı kaldırdım. Hemen tanıdım bahçede yanımda oturan, soru sormaksızın anlaştığımız genç adamı. Ama o beni tanımamış gibiydi. Başımla evet der gibi işaret ettim. Gülümseyerek oturdu ve bir kitap çıkarıp, kısa bir sürede dalıp gitti kitabına. Ben şaşkın bakakaldım.

Hiç rüzgar esmemesine rağmen bir yaprak düştü kucağıma altından oturduğumuz ağaçtan. İstemsiz bir davranışla elime aldım yaprağı. Üzerinde bir yazı vardı sanki. Dikkatle bakınca yaprağın üzerindeki yazıyı okudum. "Sen kendini savunmazsan, her şey savunacaktır seni zaten - İMGE." Ben okuduktan sonra yazı silikleşti ve görünmez oldu. Yaprak sadece yaprak kaldı. Bir de BEN.

***********************

MAYIS-1993 ESKİŞEHİR- KUMLA


B E R İ L

Yıllardır böyle olsun diye mi çabalamıştı? Bütün uğraşları bu günler için miydi? O kadar eziyetle büyüttüğü, yemeyip yedirdiği, içmeyip içirdiği, hasta olduğunda sabahlara kadar başında beklediği, göz bebeği, biricik oğlu bunları başına getirsin diye mi? Hırsla çekiştirip silkeledi onca ay el emeği, göz nuruyla ördüğü dantelleri, sonra yeniden yerlerine serdi. Elektrik süpürgesinin düğmesine bastı, hızlı hareketlerle süpürmeye başladı misafir odasının halısını, koltukları ayaklarıyla iterek altlarını süpürdü, sehpayı iterken devirdi,söylene söylene kaldırıp altını bir daha, bir daha süpürdü. Halıda tek bir toz tanesi kalmadığına kanaat getirene, halı pırıl pırıl parlayana kadar süpürdü. Başına ev işi yaparken taktığı tülbendin ucuyla alnındaki terleri silerken süpürgeyi durdurdu. En yakınındaki koltuğa adeta çöktü. Biraz soluklanırken daldı gitti anılara.

Kendisinin ilk istendiği günü hatırladı. Nasıl da heyecanlıydı. Eli ayağına dolaşıyordu. Kemal'in (Yani şimdiki 30 yıllık kocasının) annesi bir kına gecesinde görmüş kendisini, beğenmiş, sormuş soruşturmuş, ailesinin durumunu öğrenmiş ve istemeye karar vermişler. Tabii karar verirler, o zamanın Devlet Demir Yolları Muhasebe Şefi'nin kızı, 18 yaşını henüz doldurmuş, üstelik eline erkek eli değmemiş, becerikli, hamarat, güzel, tabii isterler. Tamam şimdi kendisi bu kadarını beklemiyor. Zaman değişti, nerede o eski yüzüne bakınca yüzü kızaran kızlar, şimdi kızlar okuyor, çalışıyorlar. Kız erkek hep bir aradalar. Kendisi gibi olmasını beklemiyordu ama bu kadarı da fazla, oğluna büyü mü yapıldı ne? Ah yaptırmıştır, kesin büyü yaptırmıştır, yoksa bu kadar kararmazdı gözü. Kayınvalidesi kendisini beğendikten sonra komşulara duyurulmuştu mesele. Kemal'i ilk kez kapı komşuları Hacer Teyze göstermişti kendisine, o kına gecesinden iki gün sonra yapılan düğünde. Teğmen üniformaları içindeydi Kemal ogece. Biraz çekinerek kaçamak kaçamak inceleyip beğenmişti Nuran'da onu. Hatta bir keresinde gözleri karşılaşmıştı da, eli ayağı birbirine karışmıştı Nuran'ın."Ahh, ah eskiden böyleydi işte. Nerede şimdi böyle erdemli duygular, şimdi tanışır tanışmaz akılları fikirleri ......... Neyse günahlarını almayayım." Diye atmaya çalıştı bu düşünceleri kafasından. Yoksa biliyordu gene elinin ayağının titremeye başlayacağını. Ah, nereden başına gelmişti, neden onun gibi bir insanı bulmuştu bu felaket. Kemal'i görüp beğendikten sonra Hacer Teyze'ye söylemişti. Sonrası hızlı gelişti zaten. Durum ailesine bildirildi. Babası ve amcaları erkek tarafını araştırdılar. Herkes uygun bulunca da istemeye gelindi. Nasıl da heyecanlanmıştı o gece. Soğuk soğuk terlemişti mutfakta. Kahve ikram edilene kadar çıkamamıştı yanlarına, sonra elleri titreyerek kahveleri ikram etmiş,yüzlerine hiç ama hiç bakamamıştı. Ah, Murat ah, istemez miydi biricik Murat'ına böyle kız istemeyi. Hadi tam böyle olmasa bile buna benzer bir şeyler olamaz mıydı?

Anılara dalıp gitmiş olan gözleri duvardaki saate takıldı birden. Telaşla fırladı koltuktan, neredeyse akşam oluyordu ve kendisi hala misafir odasında oyalanıyordu. Acele etmezse hiç bir işi yetiştiremeyecekti. Neyse ki zeytinyağlıları bir gün önceden hazırlamıştı. Bugün temizlikten sonra sadece böreği fırına sürüp salata hazırlayacaktı. Murat'ının çok sevdiği beşamel soslu tavuk ta hazırdı. İçi rahatlar gibi oldu biraz. "Kadın nasıl olurmuş görsünler,kadın dediğin temizliğinden, yemeğinden, hazırladığı sofradan belli olur. Erkeğine, çocuğuna gösterdiği özenden belli olur, nereden hazırlayacak böyle sofraları o Beril'midir, nedir o kadın? Bütün gün dışarıdaymış zaten. Murat'ım görsün bu sofrayı da, dank eder belki kafasına o zaman." diye düşündü düşmanca.Hiç rahatsızlık duymadı bu düşüncelerinden, haklıydı çünkü.

Bütün hazırlıkların tamamlandığına kanaat getirdiğinde saat tam yedi olmuştu. Sofra hazırdı, kendisi hazırdı. Ne çok şık, ne de sade giyinmişti. Kendisine çok yakıştırdığı gece mavisi döpiyesi vardı üzerinde, tam gözlerinin renginde. O kadına değildi hazırlığı, biricik oğlunaydı elbette ama o kadın da görecekti kendisinin ne mükemmel olduğunu bu arada.
"Onun gözleri ne renk acaba? " diye düşündü. Bir zamanlar bir yerlerden erkeklerin kendi annelerine benzeyen kızları beğendiklerini duymuştu. Oğlu, kendisine benzettiği için mi sevmişti yoksa o kadını. Ya hiç benzemiyorsa? İçi buruldu gene. "Boş ver" dedi içinden, "Beğendi ki aldı. Hem de bizlere hiç sormadan, danışmadan. "Gelin görün", "Gidin isteyin" demeden kendi bildiğini okudu. Neydi o günkü hali? Buraya gelip, karşımıza oturup, fütursuzca,"Evlenmeye karar verdik" demesi. "Eee, zaten bize söylenecek laf bırakmadın ki oğlum." dedi Kemal'de hemen. Baba olup bir sert çıkamadı oğluna. 30 yaşında adam diyor bir de bana. Kaç yaşında olursa olsun, senin oğlun o. Belki de senin o lafından cesaret aldı. Bunları düşünürken bile biliyordu öyle olmadığını. Kemal ne demiş olursa olsun oğlunun o kadınla evleneceğini. Gücüne hayran kalmışmış kadının, yaşadığı onca olaydan sonra dimdik ayakta kalabilmesine ve yeniden başlamaya cesaret edebilmesine. Buna benzer kocaman kocaman laflar edip durmuştu oğlu gece boyu. Ne kadar süslü laflar ederse etsin, tek anlamı vardı Nuran'a göre bütün bunların: KADIN DULDU VE ÜSTELİK BİR DE COCUĞU VARDI. Ahh, ah nasıl da bağlamıştı bekar oğlanı kendine. Ne numaralar yapmıştı kim bilir. Yapmıştı ki oğlu o lafları edip duruyordu. Nuran ağlamış durmuştu o gece ama oğlu hiç insafa gelecek gibi değildi. Sonra da hep burnunun dikine gitti zaten. Ne annesinin darılmasına aldırdı, ne görüşmemeye.

Kemal desen, O’ da ayrı bir alem. Engellemek için en ufak bir şey yapmadı. Hatta Nuran'a öyle geldi ki, arkaladı bile Murat'ı. Sessizce destekledi sanki. Hangi birine daha çok öfkeleneceğini bilemiyordu Nuran Hanım. Nikahlarına gitmedi. Kemal'ide göndermedi. Üç aydır oğluyla görüşmüyorlardı. Karısıyla tanışmayı zaten en baştan reddetmişti. Ama oğlundan vazgeçemeyeceğine göre, eninde sonunda tanışmak zorundaydı Beril ile. Onun adını bile mecbur kalmadıkça kullanmak istemiyordu. Kemal tepkilerini çok aşırı buluyordu ama kendisi kendisine çok ama çok hak veriyordu.

Saat 8:00'den önce orada olamayacaklarını söylemişti Murat. Beril ancak 7:30'daevde olabiliyormuş. "Ancak o saatte evde olabilen bir kadın nasıl hazırlar akşam yemeğini? "Bende çalışıyorum deyip hazır bir şeyler yediriyordur oğluna kesinlikle. Şu yeni donmuş yiyeceklerden yiyorlardır herhalde. Kendi çocuğuna nasıl bakıyor ki bu şartlarda? Kocasına, çocuğuna doğru dürüst yemek bile hazırlayamayan kadın ne kadar iyi bir eş olabilir ki? Amaaan, belki de buluyordur bir yolunu, aç kalmıyorlar ya." diye düşündü Nuran. Belki Murat'da yardım ediyordur kıymetli karısına. "Ben ona hiç iş yaptırmazdım ama el kızı düşünür mü hiç oğlumu benim gibi. Oh olsun, kendi düşen ağlamaz."

Ah, istediği gibi bir gelini olsaydı böyle hırslanmazdı elbette. Kendisi de destek olmaya çalışırdı onlara. Öz torunu olsaydı seve seve bakardı. Zaten oldum olası "KAYNANA" sıfatına sinirlenirdi. Hep bir anne gibi olmayı düşlemişti gelinine. Fakat bu durumda bunu nasıl yapabilirdi ki? Beril'de kim bilir ne hislerle geliyordu buraya. Murat zorlamıştı muhtemelen. Beril'de "Benim nikahıma gelmeyenin evine götürüyorsun beni." diye diye geliyordu herhalde. Ya bir de kendi haline bakmadan Nuran'a surat etmeye kalkarsa ne olacaktı? "Neyse, hele bir gelsinler." diye soru işaretlerini savuşturmaya çalıştı Nuran.
Kapı çalınınca sıçradı. Hızlı hızlı giderek açtı kapıyı. Gelen Kemal'di."Geldiler mi, geç kalmadım ya?" diye sordu. "Yok." dedi Nuran. "Hem sen nerelerdesin. Ya gelmiş olsalardı. Tek başıma bıraktın beni! "

- Hanım gelenler oğlunla gelinin. Ne demek tek başına olmak. Kavgaya gelmiyorlar ya, ziyarete geliyorlar. Alırdın içeriye, siz sohbet ederken ben gelirdim. Ne olacak. Ne var bunda?

Kocasının vurdum duymazlığına canı iyice sıkılarak içini çekti Nuran ve içeriye yürüdü tek bir söz daha söylemeden. Söylese de söylemese de fark etmeyecekti nasıl olsa. Nasıl adamdı bu Yarabbim!

Böreğe bakmaya mutfağa gittiğinde tekrar çalındı kapı. "Kemal açsın." Diye düşündü ve çıkmadı mutfaktan. Kemal ikinci çalınışında açtı kapıyı. Hoş geldiniz'leri, Buyrun'ları duyuyor ama yerinden kıpırdayamıyordu Nuran. Neden sonra Kemal'in "Nuran, çocuklar geldi!" diye seslenişine "Geliyorum! Böreği çıkartıyordum. Kusura bakmayın." diye cevap verdi. Koridor her zamankinden uzun geldi Nuran'a. Koridorun ucunda önce çocuğu, daha doğrusu bebeği gördü. 1,5-2yaşlarında, sarı saçlı, pek sevimli bir bebek. Bebekte onu gördü. Bakışları karşılaştı. İri gözleri önce şaşkın baktı bebeğin, sonra güldü, öndeki pek şirin iki dişini ortaya çıkartan bir gülüşle. Nuran gülemedi. "Aman yavrum, Maşallah!" diye dokunamadı bebeğe, sadece ama sadece baktı.

Çok kısa süren bu anı, daha sonra anımsadığında da çok uzun sürmüş gibi gelecekti Nuran'a. Bebek ona bakarken, O kapıya doğru yürüdü. Oğlu, Murat’ı da ona doğru geldi. Murat'la kucaklaşırlarken, Beril'in arkası dönük, portmantoya üzerindekileri asmakta olduğunu fark etti. Gözleri dolu dolu, biraz da küskün Murat'ı kucaklarken, Beril'i de inceliyordu. Uzun sarı, bebekle aynı renkte saçları vardı. Orta boylu, ne zayıf, ne şişmandı. O sırada yüzünü döndü Beril ve göz göze geldiler. Beril'de aynı bebek gibi önce, çok kısacık bir an, dümdüz baktı iri gözleriyle. Ve hemen gülümsedi. Nuran Murat'ı bıraktı. Beril Nuran'a doğru yürüdü. Nuran'da ona doğru. Nuran "Hoş geldiniz." dedi kibarca. Beril "Hoş bulduk" derken daha da ışıldadı gülümsemesi yüzünde ve tokalaştılar. Bir an durakladılar. İlk hareket Beril'den geldi ve yanaklarından öptü Nuran'ı. Nuran'da Onu. Oğlunun aklını başından nasıl aldığı bilmese neredeyse kanı kaynayıverecekti Beril'e Nuran'ın ama onun şeytana bile külahını ters giydirebileceğini biliyordu. Oğlunu da bu gülümsemesiyle büyülemişti herhalde.Nereden bilecekti Murat'ın Beril hüngür hüngür ağlarken onunla karşılaştığını.

Sıradan bir ev ziyaretiymişçesine geçtiler misafir odasına. Nuran odaya şöylebir göz atınca, tertemiz, düzenli odadan ve mükemmel bir şekilde hazırlanmış sofradan gurur duydu ve oğlunun yüzüne baktı gayri ihtiyari. Onun da bütün bunları fark etmiş olmasını dileyerek. Fakat Murat sofrayla değil, bebekle ilgileniyordu. Hem de başkasının olan bebekle. İçi tekrar buruldu Nuran'ın. Ciddileşti. Düşmanca baktı Beril'e. Bakışları karşılaştı tekrar. Beril'in gözlerinde pek hafif bir hüzün vardı şimdi.

Kemal olan bitenden tamamıyla habersiz görünüyor ve sanki dünyanın en normal ziyaretiymişçesine sofraya buyur ediyordu onları. Murat'la Beril bebeği ortalarına oturtarak yerleştiler sofraya. İkisi beraber doyurdular bebeği. Havadan sudan konuşarak ve mümkün olduğunca göz göze gelmekten kaçınarak, herkes yemeğini yedi. Hepsi Nuran Hanımın aşçılığını kendi tarzında övdü. Nuran öyle gergindi ki, bu övgülere cevap bile veremedi. Kemal hep ortamı yumuşatma çabası içinde bazen komik duruma bile düşüyordu. Murat zaman zaman babasına katılıyordu ama O aynı çabayı göstermiyordu doğrusu. Beril gerginse bile bunu hiç belli etmiyor, yumuşacık bir ses tonuyla bebekle konuşuyor, arada Kemal ve Murat’a da cevap veriyordu. Nuran Hanım'la da konuşuyordu ama Nuran ona üstünkörü cevaplar veriyordu. Bebek ve Beril'i görmezden geliyordu sanki. En çok da Murat'ın kendisine özel bir ilgi göstermiyor oluşuna sinirleniyordu. Murat eskiden beri böyleydi ama hiç olmazsa bu kadının yanında anacığına biraz daha sevecen davranamaz mıydı?

Sofra toplanırken Beril'de yardım etmek istedi. Asıl Murat yardım etsin isterdi Nuran. Karısına nasıl yardım ediyorsa, anasına da etsin. O sırada Murat'da kalktı. Üçü sofrayı toplarlarken, Kemal bebekle oynamaya başladı. Hem de "Gelsin bakalım bu güzel oğlan dedesine. Hani dede?" diyerek. Nuran artık ağlamaklı olmuştu. Burnundan soluyor ve kendine zor hakim oluyordu. "Keşke gelmeselerdi." diye geçirdi içinden, "Keşke hiç görüşmeseydik."

Mutfakta bir ara yalnız kaldıklarında Beril hafifçe koluna dokunarak "Hislerinizi çok iyi anlıyorum." dedi Nuran'a. Nuran irkildi. Kolunu çekmek amacıyla buzdolabına uzandı hemen. Beril gülümsedi ve elini aşağıya indirdi. Nuran utandı bir an ve ne diyeceğini hiç ama hiç bilemedi.

"Bende anneyim." dedi Beril, ve devam etti "Bende oğlum için daima en iyisini istiyorum. Buna da hakkım olduğunu sanıyorum. Ama bazen benim iyilerimle, onun iyileri birbirinden farklı olabilir. Ve belki benim onun için iyi olacağını zannettiğim şey aslında sadece benim için iyidir." (TÜM ANNELERE...)

Kumla 1981 (15 yaşında ilk yazdığım öykü denemesiydi)
AYTEN

Küçüklüğümden beri bana öğretilen en önemli şeylerden biri de dünyada iki tipkız olduğuydu: İyi kızlar ve kötü kızlar. Benim daima iyi kız olmam gerekiyordu. Daha 3-4 yaşlarımdayken babaannem bana dükkanlara girmememi, sokakta kimseden bir şey almamamı tembihlerdi. Kötü kızlar aksini yaparlarmış. Ben, bir pırlanta olan ben, asla o kötü kızlara benzememeliymişim. Daha dükkanın ne demek olduğunu doğru dürüst kavrayamamış çocuk kafamda iyi kız ve kötü kız kavramı oluşmaya başlamıştı bile. 6-7 yaşlarına gelip de sokakta oynamaya başladığımda, kötü kızların oğlanlarla saklambaç oynayacağını, onlarla beraber saklanacaklarını öğrendim. Oğlanları gördüğümde "Saklambaç oynamayacağım ben!" diye yaygarayı bastığımdan adım mızıkçıya çıktı. Ama olsun, ben asla kötü kız olmayacaktım. Varsın mızıkçı olayım, onlar gibi kötü olmayayım da.

Yalnız kalıyordum biraz ama ben bir pırlantaydım. Babaannemin biricik pırlantası.

Derken okula gitme zamanım geldi. Elimde kırmızı çantam, pırıl pırıl saten önlüğüm ve beyaz kurdelemle beni gören babaannem önce okuyup üfledi, sonra elini bana öptürerek yanaklarımı öperken artık büyüdüğümü, bundan sonra kendime daha fazla dikkat etmem gerektiğini söyledi. Kötü kızlar gibi koşup oynarken eteğimin açılmasına izin vermemem gerektiğini, iyi kızların asla bacaklarının, özellikle külotlarının görünmemesi gerektiğini söyledi. Okul bahçesinde bütün arkadaşlarım neşeyle koşup oynarlarken, ben eteğim açılır telaşı ile onlara tam anlamıyla katılamıyordum. Tam koşarken eteğimi toparlamak için duruyor ve hemen sobeleniyordum. Ama hiç kötü kız olmadım. Onların açılan etekleri, görünen külotlarını hep ayıplıyordum. Biraz durgun oyundan uzaktım ama İYİ KIZDIM.

İlkokulu bitirip Orta okula başladığım sene babaannem öldü. Şaşırıp kalmıştım. Onun öğütleri olmayınca ya kötü birey yaparsam diye çok telaşlandım. Ama artık ben büyümüştüm ve iyiyi kötüyü ayırt edebilirdim. Kendime güveniyor, babaannemin izinden onu gururlandıracak şekilde gidiyordum.

Ortaokul ve lise yıllarımda çevremde ne kadar çok kötü kız olduğunu görerek şaşırdım. İyi kızlar o kadar azdı ki. Hele hele kötü olup da iyileri kınayanlar yok mu. İşte onlardan nefret ediyordum. İçimden onlara gülüyor ve onların asla bir pırlanta olamayacaklarını biliyordum. Bana kötü (!) amaçla yaklaşan oğlanları hemen fark ediyor ve onları öyle bir tersliyordum ki şaşırıp kalıyorlardı.

Lise bittikten sonra Üniversite sınavlarına girecektim fakat komşumuz Hasibe Teyze üniversite de okuyan kızların kötü olduklarını ve onlardan bir daha hayır gelmeyeceğini söyleyince sınavlara girmekten vazgeçtim. Kimsenin benim hakkımda böyle düşünmesini istemiyordum. Bu kararım babamın hoşuna gitti fakat annem biraz üzüldü. Ama genelde her ikisi de yanlarında kalmamdan memnun oldular.Çünkü küçük şehrimizde üniversite yoktu. Eğer okumak isteseydim başka bir şehire gitmek zorunda kalacaktım. Gerçi annemle babam bana engel olmazlardı fakat ben başka bir şehire okumaya giderek onları utandırmayacaktım.

İki yıl Pratik Kız Sanat'ın dikiş-nakış, yemek ve çocuk bakımı kurslarına devam ederek harika bir ev kızı oldum. Bir sürü talibim vardı. İçlerinden biriyle evlendim. Evimin işlerini eksiksiz görüyor, kocama hep iyi bir eş olmaya gayret ediyordum. Babaannemin öğütleri hala kulaklarımdaydı, "Kadının yeri kocasının dizinin dibidir." , "Koca insanı sever de döver de.", "En büyük günah kocaya karşı gelmektir.". Ah babaanneciğim, keşke yaşasaydın da görseydin benim nasıl bir eş olduğumu. "Pırlantam" derdin gene bana, eminim.

Bir gün liseden sınıf arkadaşım Selma ile karşılaştık. Üniversiteyi bitirip grafiker olmuş. Resim sergisi açıyormuş, beklediğini söyledi. İki hafta sonra sergisi açıldı. Lise de kötü bir kız olduğunu düşündüğüm Selma'nın bu seviyeye gelebileceğini hiç tahmin etmemiştim. "Fingirdediği" oğlanlardan biriyle kaçmış olabileceğini tahmin ediyordum ama yanılmışım. Resimleri çok güzeldi. Neye benzediklerini pek çıkaramamıştım ama renkleri bir harikaydı. Bir sene sonra Selma'nın kendisi gibi bir Grafiker ile evlendiğini duydum. Bir gün tekrar karşılaştığımızda beni evine davet etti. Harika bir evleri vardı. Benim asla düşünemeyeceğim tarzda, ancak değişik diyebileceğim ama aynı zamanda çok beğendiğim bir ev. Çok da mutlu görünüyordu. Her zaman çok meşgul ve mutlu. Benden daha mı genç görünüyordu ne?

Benim kocam çok kazanamıyordu. Evimiz o kadar güzel değildi ama olsun ben bunlarla da mutlu olmasını biliyordum.Bir süre sonra kocam geceleri geç gelmeye, içmeye başladı. Önceleri bunu parasızlığımıza sıkıldığından yaptığını sanıyordum fakat bir kaç hafta sonra başka kadınlarla da birlikte olmakta olduğunu öğrendim. Eee, küçük yer hiçbir şey gizli kalmıyor tabii. Çok kırıldım, çok üzüldüm, ağladım. Kocama hiç bir şey soramaz, asla bağıramazdım . Ne de olsa kadındım. Bana sabretmek düşerdi. Yuvamı kurtarmak için sessiz kalmalı, beklemeliydim. Yıllardı kadınlar hep bunu yapmamışlar mıydı? Annem sanki hep çok mu mutlu yaşamıştı? Hep anlatmaz mıydı nasıl yıllarca sabrettiğini. Üstelik o hem kocasını, hem de kaynanasını idare etmişti senelerce. Kadınların, iyi eş ve iyi anne olan kadınların bir sorumluluğu da böyle durumlarda sabretmesini bilmek ve yuvasını kurtarmaktı. Annem zamanında bunu yaptı ve şimdi aynı şeyi yapma sırası bana gelmişti. Elbette sabredecek ve kurtaracaktım yuvamı.

"Çocuk erkeği eve bağlar ." derler, tam zamanıdır söylemenin bir bebek beklediğimi...

******************************

1994 – ANKARA

YANSIMA (OYUN)

KİŞİLER:

Zeynep: 25 yaşında, 45 yaşında
Levent: 25 yaşında, 45 yaşında
Dükkan Sahibi: 65 yaşında
Gölge: Kadın, Zeynep'in boyunda ve ağırlığında.


PERDE I

(Sahne karanlıktır karanlığın arasında bir hareket göze çarpar, siyah pantomimci kıyafeti giymiş genç bir kadın ayağa kalkar. Spotlar sadece onu aydınlatır. Bu Gölge'dir. Gölge Zeynep'in İç Sesidir, düşündüklerini ama söyleyemediklerini söyler. Sadece bu sahne de Gölge'yi Zeynep'in kendisini oynayan oyuncu oynamaktadır. Daha sonra ki sahnelerde Zeynep'e benzeyen başka bir sanatçı Gölge'yi oynayacaktır. Burada önemli olan her ikisinin de saçlarının aynı renk ve biçimde olmasıdır.)

Gölge: (Durgun, coşkulu olmayan bir sesle) Yaşım 25. İki yıl oldu üniversiteyi bitireli… Yalnız yaşıyorum, öğretmenim ve bir çocuğum var. Evet boşandım, hem de çok yeni boşandım. Önceleri hem bebek hem ben çok zorlandık. Maaşım yetmiyordu ikimize ama bir yıldır özel ders veriyorum da durumu düzelttik biraz.

Şimdi izleyecekleriniz kadının öyküsüdür. Benim, annemin, hatta anneannemin, Üniversitede bana her zaman destek olan hocamın öyküsü... Kadınla daima ilişki içinde olduğu için erkeğinde öyküsü tabii…

"Yaşananlar yaşanacakların aynasıdır." sözüne nasıl da kızarım. İnsanın umudunu acımasızca parçalar bu üç sözcük. "Umut" olmazsa neler olabileceğini kestirebiliyor musunuz? Kol, bacak, el olmazsa yaşanır. Ama ya yitirdiğin umudunsa?
Bunu biraz da kendime telkin ediyorum galiba. Umudumu yitirmemeye çalışırken.

Nasıl da severim Samuel BECKETT'in "Godot'u Beklerken"'ini. İki insan sürekli Godot'yu beklemektedirler. Godot var mıdır, yok mudur belli değildir. Ama onlar beklerler ve emindirler geleceğinden. İşte Godot umuttur. Oyunun sonlarında Godot daha henüz gelmemiştir. Onlar hala beklemektedirler. Ve PERDE.

Godot geldiğinde her şeyi çözecek kuşkusuz. İşte onu beklerken yaşadıklarımı izleyin şimdi.

(Sahne aydınlanır… Dükkan şeklinde düzenlenmiştir. Eski raflarda hemen her şey satılmaktadır. dağınık oyuncaklar, fotoğraf makineleri, hafif eğimli duran,seyircinin içini görebildiği kutularda kolyeler, yüzükler, gözlükler, kırtasiye malzemeleri bulunmaktadır. 

İçeride eski ahşap masada gözlüklü, 60 yaşlarında ve pipo içerek eski bir kitabı dalgın dalgın okumakta olan dükkan sahibi oturmaktadır. Dükkan sahibinin üzerinde kareli yün gömlek, koyu renk pantolon, kemer yerine ise pantolon askıları vardır. Vitrin camından Zeynep içeri bakmaktadır. Zeynep'in üzerinde spor bir mont, kısa yün etek, yün çoraplar ve asker botları vardır. Etrafına bakınarak dükkana girer. Raflara bakmaya başlar.)

Zeynep: Merhabalar. Rahatsız etmiyorum umarım. Aslında niyetim herhangi bir şey almak değil. Raflarınız dikkatimi çekti. Şöyle bir bakmak için içeri girdim.
Dükkan Sahibi: Elbette kızım. Gel… Gel. (Eliyle işaret eder.)
Arkadaki raflardan birinde eski kitaplar Zeynep'in dikkatini çeker. Oraya doğru giderken dükkan sahibine doğru bakar. Dükkan sahibi gözlüklerinin üzerinden şöyle bir bakar, hafifçe gülümser ve eliyle "Hadi başla" der gibi bir işaret yapıp okumaya devam eder.

Zeynep: (Biraz mahcup, açıklama gayretiyle) Oldum olası çok severim böyle dükkanları. Bir de eski kitapçıları... Neşeli bir tonla) Bundan sonra benden kurtulamazsınız artık. Biliyor musunuz eski kitapları karıştırırken zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamam. Böyle dükkanların kokularını da çok severim. Hafif rutubet, kağıt ve toz kokar. Babaannemin sandığını hatırlatır bana, dedemin kitapları ve babaannemin eski el işleriyle dolu olan o sandık da her açtığımızda böyle kokardı. En son açtığımızda sanırım 6 yaşındaydım. (Hafif hüzünlü ekler) sonra babaannemi kaybettik ve sandığı bir daha hiç görmedim.

(Dükkan sahibi gülümseyerek başını sallar.)

Zeynep: Evet, işte şu, "Benim Üniversitelerim" üniversitedeyken okumuştum yurt odasında, hatta elektrikler kesilmişti o gece de mum ışığında bitirmiştim kitabı.

(Dükkan sahibi artık Zeynep'i dinlememektedir. Tekrar kitabına dalmıştır.)

Zeynep: Bu da "Savaş ve Barış" lisedeyken okumuştum bir solukta. Şu ne?Okumamışım. Kim yazmış. Hayret yazarın adı yok üzerinde. Kitabın adı: Yansıma. Neyse boş ver. (Kitabı kenara doğru atar.) Şuradaki Patrick Süskind'in Koku'su. Ne ilginçti. İki defa okumuş, kendi tenimin kokusunun rengini merak etmiştim günlerce.

Zeynep: (Kendi kendine daha alçak bir tonla kızgınca söylenir.) Hayır. Bakmayacağım ona tekrar. Beni ne rahatsız etti bilmiyorum ama Yansıma'yı okumayacağım. (Bu arada kitabı tekrar eline alır.) Eski bir kitap sanırım. Kaç yılında yazıldı acaba. Bir bakayım. Yıl da yok. Tahmin etmeliydim. Hey… Hey!(Panik halinde bağırır) Ne oluyor! Bu kitap kendi kendine açılıyor, kıpırdıyor! Dur! (Sahne kararır.)

* * *

PERDE II

(Sahne oturma odası şeklinde düzenlenmiştir. Zeynep kitapçıda durduğu yerde durmaktadır. Elinde kitap yerine telefonu tutmaktadır. Duruşu ve yüz ifadesi aynıdır. Fakat kıyafeti değişiktir. Daha yaşlıdır. 40-45 yaşlarında görünmektedir. Üzerinde sütlü kahve yaşlı kadınların tercih edeceği türden bir kazak ve uzun koyu kahverengi dar bir etek vardır. Saçları topludur, ayaklarında rahat ev terlikleri vardır. Bu sahnede zaman atlama olayı olabildiğince vurgulanmıştır. Zeynep'in daha yaşlı olduğu dikkat çekmelidir. Zeynep'in hemen arkasında kendisiyle aynı şekilde duran Gölge göze çarpmaktadır. Zeynep'in duvardaki gölgesi gibi davranmaktadır.)

Zeynep: Neredeyim ben? Dükkan, dükkan sahibi, kitaplar nerede? Burası neresi? (Zeynep donup kalır.)

Gölge: (Etrafına bakınarak) Burası benim evime benziyor. Benim evim tabii.Peki eşyalar neden bu kadar farklı gözüküyorlar? Koltuklar daha eski sanki. Nasıl geldim ben buraya? Aaa, yemek odası değişmiş. Bu benim mobilyacıda görüp çok beğendiğim takım değil mi? Nasıl, ne zaman aldık ki? Koridor aynı. Halılar, portmanto, yok canım hiç bir terslik yok. Ama telefon, telefon farklı. Aynadaki çatlak ne zaman oldu?

(Aynaya yaklaşır. Zeynep'te aynı yerde durmaktadır. Bu sefer Zeynep çığlık atar.)

Zeynep: Bana bak! Bu yaşlı yüz, kaç yaşındayım ben? 25 olmalıyım ama aynadan bana bakan bu yüz en az kırk yaşında. Ben miyim? Evet benim. Dokununca hissediyorum işte. Dur bir dakika. Kendine hakim ol. Evet, tekrar bak. Bu benim.Yok, yok çok kötü değil. Hafif çizgiler oluşmuş yüzümde ama derin değiller.Gözler aynı ama biraz daha yorgun bakıyorlar sanki. (Üstüne başına bakar) Giyim tarzım değişmiş. Bu kahve tonlarını hiç giymem ki ben. Hele bu tür dar etekler. Saçlarım koyu kumral. Ama ben sarışınım, daha doğrusu sarışındım. Allahtan gözlerim hala aynı. Dudaklarım.... İncelmiş mi ne? Yüzüme gergin bir ifade gelmiş. Hep tedirgin gibi sanki.

Gölge: Dur... İçeriden bir ses geliyor. Banyo kapısı açıldı. Kim acaba? Bir ben daha gelmesin.

Levent: (Çok yüksek sesle ve kızgın) Zeynep! Havlu terliklerimi gördün mü? Her seferinde aynı şey. Sana kaç kere söyledim havlu terliklerimi kullanınca yerine koy diye. Bak gene ıslak ayaklarımla yere bastım. Duyuyor musun beni?

Zeynep: Söyleneni duymam ve bir şeyler yapmam gerekiyor herhalde. Bu Levent' in sesi ve evde benden başka Zeynep olduğunu sanmıyorum. (Yüksek sesle) Bir dakika, geliyorum.

Levent: Sallanma hadi.

Zeynep: Nereye koymuş olabilirim acaba? Hah, işte şurada, kaloriferin altında. (Havlu terlikleri eline alır ve sahnedeki kapılardan birinin önüne götürür) Getirdim işte!

(Levent banyodan çıkar, 40 yaşlarında saçları hafif kırlaşmıştır. Çok agresif görünmektedir.)

Zeynep şaşkın donakalır.

Gölge: Aman Tanrım! Bu Levent. Ne kadar farklı, saçları kırlaşmış. İhtiyarlamış. (Sesi hayret doludur)

Levent: Niye öyle bakıyorsun?

Zeynep: Yok bir şey.

Levent: Kim bilir gene neye taktın. Kafan hiç sakin olmaz ki. Yıllardır bir gün dinlenebildi mi o kafanın içi acaba? Ha! Şaşarım dinlendiyse. Vesveseli, kuruntulu kadın.

Gölge: (Şaşkın) Niye hiç sakin olmasın benim kafam? Ben huzurlu ve neşeliyimdir.
Zeynep: (Biraz kendini toparlamış gibidir) Yok canım. Abartıyorsun. Hadi çık.

Levent: Kahvaltı hazır mı?

Zeynep: Bilmem...

Gölge: Eyvah! Belki hazırlamışımdır. Gidip bakayım. (Zeynep'le birlikte mutfağa doğru yürür)

Levent: Gene hazırlamadın değil mi? Artık seninle bir kahvaltı bile yapamıyoruz. Yetti be. Bir Cumartesi sabahı sıcak bir bardak çay bile yok bu evde. Dışarı çıkacağımı bildiğin için tavır alıyorsun. Geç bunları geç. Dışarıda arkadaşlarımla çok daha fazla huzur buluyorum. Evde kalıp senin saçmalıklarını mı dinleyeyim? Ha, söyle!

Zeynep: Neler söylüyorsun sen Levent?

Levent: Hah şimdi de masum numaraları. Yemezler yavrum! Kendi hayatımı biraz olsun yaşamak istememe tavır almasaydın şimdi böyle olmazdık.

Gölge: (Çok üzgün bir ifadeyle Levent' in etrafında dönerek) Levent, ben hep öyle yapardım. Nasıl bu hale geldik. biz? Ben sana güvenirim. Kendimden çok severim seni. Ne zaman dediklerini yapmaya başladım ben? Daha doğrusu, neden bunları yapmaya başladım?

(Levent Gölge'yi hiç görmez, sinirle en yakınındaki koltuğa oturur. Zeynep üzgün bakmaktadır.)

Gölge ve Zeynep aynı anda: İşte çayı demlemişim! Ben demlemişimdir herhalde.Peki, hangi ben gerçek "BEN"'im?

Zeynep: İşte ya çay.
Levent: Aman efendim. Hangi dağda kurt öldü bu sabah. Çayı demlemişsiniz yanılmıyorsam Zeynep Hanım.

Gölge: Levent ne olmuş sana?

Zeynep: (Zoraki bir tatlılıkla) Bu sabah ters tarafından kalktın herhalde.Hadi, giyinip de gel kahvaltıya, hadi tatlım.

Levent: Bu konuşma tarzı yeni numaran mı? Geç Kızım geç. Sakın üzerime gelip beni öpmeye falan kalkışma şimdi. Aman ağlayayım da deme gözünü seveyim. (Zeynep kırgın gözükmektedir, Levent ellerini havaya kaldırarak ) Hah bir bu eksikti. (Kendi kendine) hadi ağla şimdi de… Geç kaldın başla hadi….

Gölge: Başlayacağım gerçekten. Az kaldı. Biraz sonra tepine tepine ağlamaya başlayacağım. Yok, yok. Ben kabus görüyorum. Bu Levent değil.Sadece ona çok benzeyen biri, ya da onun vücudunu kullanan kötü ve şakacı bir ruh. Bilemiyorum ama kesinlikle Levent değil.

(Sahne kararır. Gölge sahnede yalnız kalır. Spotlar Gölge'yi aydınlatır. Ve Gölge Konuşmaya başlar. Sesi çok hüzünlüdür)

Gölge: Aslında eskiden de.....

(Sahnenin diğer yanında genç Zeynep ve Levent belirirler. Işık onların üzerinde yoğunlaşır. Gölge izlemektedir. Öğrencidirler. Levent oduncu gömleği, kot pantolon ve bot giymiştir. Zeynep'te ise babasının kazağını giymiş imajı verecek kadar bol bir kazak kısa etek, kalın çorap ve botlar vardır. Ellerinde kitapları el ele durup kaçamak öpüşürler. Zeynep önce telaşla etrafına bakınır sonra utanır. Yere oturup bağdaş kurarlar)

Levent: Evlenelim Zeynep. Artık sensiz yaşamaya dayanamıyorum. Benim olmalısın. Sabahları seninle uyanmalıyım. Kaçamak sevişmelerden bıktım. Karım olmanı istiyorum.

Zeynep: (Hüzünlü) Senin olmak mı? Keşke bana "Seni Seviyorum" deseydin Levent. Sevdiğim için… deseydin.

Levent: Aman sende… Sevmesem evlenmek ister miyim. Seviyorum elbet ama benim olmanı da istiyorum doğrusu. İkisi beraber işte. Ah kızlar… Şugüzel kafacıklarınız neden geniş düşünemez acaba?

Zeynep: Bunu yapma! Bunu bir daha yapmayacağına söz vermiştin! Beyefendi vecize yumurtladı gene… Güzel kafacıklarımızmış… Peh… (Küskün arkasını döner)

Levent: (Levent gülümseyerek Zeynep'e sarılır) Aman da benim Küçüğüm…. Aman da kızarmış da bana… Kızma Şekerciğim, bak sen benim karım olacaksın, bana kahvaltılar hazırlayıp yemekler yapacaksın. Çocuğumu doğuracaksın. Sevmesem seçer miydim seni hiç…

Zeynep: Yeter! Ukala, Pis Sömürücü, Diktatör, Bencil Şey. Sus artık! Karın da olmayacağım, kahvaltı da hazırlamayacağım, yemek de yapmayacağım. (Yerinden fırlar ve hızla sahneden çıkar, Levent elleri ceplerinde yüzünde anlayışlı bir gülümsemeyle ıslık çalarak arkasından gider.)

Spotlar yeniden Gölge'yi aydınlatır. Gölge konuşmaya devam eder. Sesi hala çok hüzünlüdür.

Gölge: Aslında eskiden de… ama… Hangi "Eski"? Aslında benimle diğer boyuttayken de desem daha doğru olacak sanırım. Gördüğünüz gibi o zamanlarda bu tür saldırganlıkları vardı ama şu andaki kadar değildi. Şimdi hem saldırgan hem kötü olmuş. Yok, yok, bir yanlışlık var. Hiçbir zaman çok sevecen ve romantik olmadı ama KÖTÜ değildi. Numara yapıyor. Bu bir rol.

(Sahne tekrar aydınlanır, 45 yaşlarındaki Zeynep masanın başındadır.)

Zeynep: Çayları koyuyorum!

Levent: Geldim. Oğlanı görmeye gidecek misin bugün?

Gölge: (Gene spotlar onu aydınlatarak) Oğlan? Oğlumuzdan söz ediyor herhalde. Eee biz kırk-kırk beş yaşlarındaysak, O' da 19-20 olmalı. Nerede acaba? Nereye gidecek miyim? Biliyormuş gibi yapmalı. Hem O niye gitmiyor oğlanı görmeye de bana gidecek misin diyor? Eskiden de böyleydi.

Sahne tekrar kararır. Sahnenin diğer yanında genç Zeynep ve Levent belirirler.Işık onların üzerinde yoğunlaşır. Gölge izlemektedir. Zeynep'in kucağında 5-6aylık bir bebek vardır. Zeynep panik halindedir. Bir ayağına başka diğerine başka ayakkabı giyerek bir önce sokak kapısından çıkmaya çalışırken Levent'le tartışmaktadırlar.

Zeynep: Çok hasta Levent. Ateşi 41 derece. Acele etmeliyiz.

Levent: Derece yanlış olmasın Zeynep. O kadar ateşi olamaz. Hem sakin ol bakalım. Biraz sonra kendiliğinden düşmeyeceğini nereden biliyorsun. Tamam doktora götürmeyelim demiyorum ama daha sabahın altısı nereden doktor bulacağız bu saatte.

Zeynep: Acile götürüyoruz tabii. Saçmalama Levent hadi biraz acele et!

Levent: Yeter! Sakin ol dedim! Benim bugün sabah sekizde işte olmam gerekiyor. Arzu'ya söz verdim. Ona Tamer'lerin evini tutacaktık ya. Sekizde onu oraya götürmem lazım. Kızın başka zamanı yok. Acile gidersek kesinlikle yetişemem.

Zeynep: Ne diyorsun sen Levent? Benim de okula gitmem gerekiyor. Herkesin bir yerlere gitmesi gerekiyor ama bebek hasta.
Levent: Sen bebeği acile götürsen diyorum. Ters bir durum olursa beni ararsın.

(Zeynep donar kalır)

Gölge: O günü asla unutamıyorum. Bebek hastalandığında ben yalnız götürmüştüm doktora. Bebeğin ateşi o denli yüksekti ki, telaştan bir ayağıma başka, diğer ayağıma başka ayakkabı giymiştim. Levent eski arkadaşı Arzu'ya ev aramaya çıkacaklarına söz vermiş, onunla buluşmuştu. Benim kırgın ve endişeli bakışlarımdan kaçırmaya çalışarak gözlerini "Arzu'ya söz verdim ama sorun edeceksen gelirim seninle" demişti. Ben de "Bebek bu kadar ateşliyken senin için rahat edebilecekse, hiç durma git." demiştim. O zamanlar başlamış. Nasıl da görmemişim?

(Yine masa, Zeynep ve Levent aydınlanır)

Zeynep: Bilmem ki oğlana gitsem diyorum. Özledim.

Levent: Dünden beri mi? Abartıyorsun gene. Her zamanki gibi.
Zeynep: Canım, oğlum değil mi, özlerim tabii. Sen de gelecek misin?

Levent: Yok. Benim Haldun'a sözüm var. Kağıt oynayacağız. Bekliyordur beni şimdi. Belki ben de yarın giderim oğlana.

Gölge: Bir şekilde oğlanın evinin yerini öğrenmeli. Nasıl yapsam acaba?

Zeynep: Ben taksiyle giderim bugün.

Levent: Öyle yapmak zorundasın zaten. Çünkü arabayı ben alıyorum.

Gölge: (Sevinçli) Arabamız oldu ha sonunda. Aman ne iyi. Keşke bir de bana ait bir araba olsaydı.

Levent: Benimle kavga ettikten sonra salak salak ağlayarak giderken o kazayı yapmasaydın, şimdi kendi arabana biner giderdin ama üzgünüm kendi hatan yüzünden araban tamirde ve işi daha uzun süreceğe benziyor.

Gölge: Demek benim de bir arabam var. Salak salak kullandığım bir arabam. Durumumuz iyi galiba. "Durumumuz iyi" ne demek? Bizim bu durumumuza iyi denilebilir mi? Paramız var galiba desem daha mı doğru olacak.

Zeynep: Oğlan nerede?

Gölge: Sonunda yüreklenip sordum işte.

Levent: Zeynep? İyi misin sen gerçekten? Şu anda nerede olabileceğini mi soruyorsun yoksa? Ne bileyim nerededir ama bir yerlere gitmiş olduğunu hiç sanmıyorum, tam okul zamanı... Evindedir herhalde. İstersen bugün gitme. Yarın belki beraber gidebiliriz. Ben de ona bir uğramak istiyordum ne zamandır.

Zeynep: Olabilir... Tamam yarın beraber gideriz.

Gölge: Beni soru sormaktan kurtardın böylece Levent. Yarın seninle gidince öğrenirim evini de. Ama... Oğlumuz kendi evinde ha? Kaç yaşında ki? En fazla 19 falan olması gerekir. Ama ayrı evde yaşıyor. Neden? Bize neler oldu acaba? Yalnız mı yaşıyor? Belki de birileriyle kalıyordur. Sakin olmalıyım. Aklımın sınırlarında dans ediyorum şu anda ve tek yanlış harekette o sonsuz bilinçsizliğe düşüveririm. Neler olduğunu tam kavrayamıyorum ama çok net bir gerçek var: YILLARIMI GERİ İSTİYORUM !!!)

Levent: Zeynep, hadi ben çıkıyorum.

Zeynep: (Bıkkın) Peki, güle güle.

Levent: Geç kalırsam merak etme, telefon edemeyebilirim.

Zeynep: Sen bilirsin. Önemli değil.

Levent: Sen yeni bir numaralar çeviriyorsun ya. Dur bakalım.

Gölge: Neyse gitti... Ne olur bitsin bu kabus. Sevdiğim adam tam bir canavara dönüşmüş. Ne kadar mutluyduk oysa. Mutlu muyduk? Bilmem. Bazen bu kadar abartılı olmasa da benzer davranışlar gösteriyordu sanırım. Haa, bir de birkaç yalanını fark etmiştim. Korkmuştum hatta neler oluyor diye. Ama hiç belli etmedim yalanları fark ettiğimi. Ama şu andaki haliyle ilgisi yoktu canım. En iyi dostumdu o benim. Onu seviyordum. Telefon sesi mi geliyor? Ne zamandır çalıyor bu telefon?

Zeynep: Alo, buyurun.

Ses: Merhaba Zeynep. Haldun ben.

Zeynep: Merhaba Haldun.

Gölge: Levent' te sana gitmek üzere çıktı desem mi? Ne zamandır arkadaşız bu Haldun' la acaba? Konuşma tarzına bakılırsa oldukça samimiyiz. Neyse, en iyisi ben hiçbir şey söylemeyeyim.

Ses: Levent evde mi? Çağırır mısın telefona, uyandıysa tabii tembel herif.

Zeynep: Şey, uyandı ama duşta şimdi.

Ses: Çıkınca arasın o zaman.

Zeynep: Bir notun varsa ben ileteyim. 
Gölge: Haldun'muydu adı?

Ses: Yok şekerim. İş meselesi. Ben Ankara'dan arıyorum. Adamlar daha toplantıya gelmediler de, henüz toplantı başlamadan son değişiklikler hakkında konuşacaktım. Numaramı biliyor. Hilton'dayım. Telefonunu bekliyorum. Muhtemelen birinci toplantı salonunda olacağım, orayı bağlatsın. Ben santrale onun adını daveririm, hemen bağlarlar. İş hallolursa akşam uçağıyla dönmeyi düşünüyorum.

Zeynep: Oldu Haldun. İletirim. Hoşçakal.

Gölge: Demek Haldun'la kağıt oynayacaksınız ha? Levent, bana yalan söylüyorsun. Neden, neden başladın bu yalanlara? Bunca aşkıma rağmen. Anlayamam mı sandın seni? Oysa ben ne kadar farklı bakıyordum ilişkimize, iletişimimize. Farklı olduğun için seni seçtim. Paylaşmalıydık korkmadan. Ben olsam paylaşırdım. Her ne olursa olsun. (Yan odaya bakarak) İşte yatak odamız.Takımlar değişmiş. Güzel bir oda. Ferah, aydınlık. Şuna bak hala asıyor kirli gömleklerini kapının arkasına. (Hüzünlü bir gülümseme ile) Bazı şeyler hiç değişmiyor demek ki. Boş yere çabalamamalı... (Dehşete kapılır) Zeynep! Kendine gel! Seni bunun için suçluyor zaten. Eski arkadaşlarımız ne alemde acaba? Hangileriyle dostluğumuz hala devam ediyor? İşte fihrist şurada, telefonun yanında. Birilerine telefon edeyim bakalım neler olacak? Sibel hala buralarda mıki? "S" harfi, hah işte. Bu ne?

SENDE YANSIMANI GÖRÜRSEN BİR GÜN, HİÇ DURMA BİR ŞEYLERİ DEĞİŞTİRME ŞANSIN VARDEMEKTİR ! SON

* * *
Işıklar söner arkada sahne hızla değişir.

PERDE III

Dükkan Sahibi: Beğendiniz mi kitabı?

(Zeynep başını yavaşça kaldırır. Satıcı tuhaf bir şekilde gülümser. Zeynep kitabı yavaşça rafa bırakır. Hiç konuşmadan dükkandan çıkar.)

(Sahne kararır)

(Spotlar Gölge'yi aydınlatır. Bu kez Gölge ve Zeynep birleşmişlerdir. Gölge yine oyunun başındaki gibi Zeynep'i oynayan oyuncudur. Gülümsemektedir. Kendine güvenen bir havası vardır.)

Gölge: Doğru eve gittim. Aynanın üzerinde Levent'den bir not; "Şafak'la Ortaköy'de tavla oynayacağız. Geç kalabilirim." yazıyordu. Bakıcının şaşkın bakışlarına aldırmayarak eşyalarımı toplamaya başladım. Bir kaç saat sonra hemen hemen tüm eşyalarımla Sibel'in evindeydim. Can dostum, oda arkadaşım Sibel. Sibel sevinç çığlıkları atıyor son konuştuğum emlakçıda hemen taşınabileceğim harika daireler olduğunu söylüyordu. Ve henüz yirmi beş yaşındaydım.

PERDE

Berna TAMER