Ekim 1994 ANKARA
Metin Bey döne döne pipo tütününü ararken; Canan Hanım da bulaşıkları yıkıyordu. Murat odasında doktora tezinin son çalışmalarını yapıyor, Özlem telefonla konuşuyordu. Metin Bey evin içinde dolanmaktan soluk soluğa kalmıştı, yine çarpıntısının başlamasından korkarak bulduğu ilk koltuğa kendisini attı ve biraz soluklanmaya çalıştı. Bulaşıkları yıkamayı bitiren Canan Hanım yanına geldiğinde hala soluk soluğa koltukta oturuyordu. Kocasının bu halini gören Canan Hanım bir yandan elindeki havluyla ellerini kurularken bir yandan da söylenmeye başladı. Konu, gene Metin Bey'in kilolarıydı, Metin Bey daha fazla dinlememek için bıkkın bir şekilde yerinden kalkarak televizyonu açtı. Baktı Canan Hanım'ın söylenmeyi keseceği yok, elindeki kumanda ile televizyonun sesini iyice yükseltti. Dinlenmediğine öfkelenen Canan Hanım söylene söylene kimbilir ne yapmaya tekrar mutfağa gitti. Onun gitmesiyle biraz olsun rahatlayan Metin Bey televizyondaki programın kalp krizi riski ve bunu en aza indirmenin yolları ile ilgili bir program olduğunu ve ekranda kendi kilosunda bir adamın sağdan, soldan, yandan gösterilerek acımasızca eleştirildiği ve tehdit edildiğini görünce hemen kanalı değiştirdi. Ama adamın bön bakışlı gözleri aklından çıkmıyordu. Bazen bazı resimler kafasına öyle bir yerleşiyorlardı ki artık onları ömür boyu unutmuyordu. Kendisi de risk taşıdığını pekala biliyor ama işine gelmiyordu. Damak zevkine çok düşkündü bir kere, zaten bu yaşından sonra kala kala bir o zevki kalmıştı ve ondan da vazgeçeçek değildi ya... Tamam spor yapan, dinamik, enerjik yaşıtlarına imreniyordu ama artık bu saatten sonra kendisini değiştirecek hali yoktu. Bir de kendini sevmemeye başlarsa ölsündü o zaman...
- Kilo ver!
- Kilo kaybetmelisin!
- Ne bu kilolar!
- Kaç kilosunuz?
- Baba oraya oturma seni taşımaz! Bak işte kırıldı.
- Sen ha... Koşacaksın demek... Bu kilolarla mı? (Yok, kilolarımı şuraya bırakıp geleyim de koşarız...)
-Fazla kilo en başta kalbin düşmanıdır. Bunu sakın unutma...
Tamam, tamam... Verecekti, tüm fazla kilolarını verecekti... Yarından tezi yok rejime başlayacaktı. Yarın... Bugün 28 ise yarın yani 29 Şubat'dan itibaren rejime başlıyordu. " 29 Şubat' mı? Doğru ya, yarın 29 Şubat, benim doğumgünüm, şu işe bak dört yılda bir 29 Şubat olur, O yıllar önce benim doğduğum güne rastlamış şimdi de rejime başlayacağım güne denk geldi. Bu bana bir işaret olabilir mi acaba, belki bu kez gerçekten kilo vereceğim."
Televizyonu gitgide daha uzaktan gelmeye ve monotonlaşmaya başlayan sesi ile tüm kilolarını vereceğini tekrarlaya tekrarlaya uyuyakaldı.
Ertesi sabah uyandığında Canan Hanım'ın sesini, televizyonun karşısından kalkışını ve yatağına yatışını hayal meyal hatırlıyordu. Uyandığında Canan daha hala uyuyordu, cocuklar ise coktan okullarına gitmişlerdi. Midesi kazınıyordu. Kalkıp doğruca mutfağa gitti, buzdolabının kapağına elini uzattığı anda vermiş olduğu kararı hatırladı. Bugün 29 Şubat'tı, yani doğumgünü ve rejiminin ilk günü. Eli buzdolabının kolunda donup kalmıştı ki şaşkın bakışları karşısında dolabın kapağı kendi kendine açıldı.
Metin Bey öylece kalakalmış içeriye bakıyordu. Evlerinin içinde, yıllardır mutfaklarında duran, kapağını her açtığında üst rafında kahvaltılıkları, bir altında yemekleri ve en altta meyveleri görmeye alışık olduğu emektar buzdolabı bu kez bambaşka bir dünyaya açılıyordu. Kapağın açıldığı yerde başlayan beyaz patika yol göz görebildiğince uzuyordu. Çok uzakta belli belirsiz bir aydınlık farkediliyordu. Yolun sonunda bir ışık yada aydınlık bir yerler olmalıydı. Başını hafifçe içeri uzattı, içerisi ya da dışarısı soğuk değildi, işin ilginç tarafı başını içeriye uzattığı anda hissettiği bütün korkular yok olmuştu. Tuhaf ezgileri olan garip bir müzik beyninin içine dolmuş ve onu anında sakinleştirmişti. Hayatında hiç duymadığı, alışkın olmadığı ezgilere sahip bu müzik adeta tüm bedeninin içinde çalıyor ve onu inanılmaz bir şekilde sakinleştiriyordu. Hatta sakinlikten de öte kendini mutlu hissetmeye bile başlamıştı. İçeriye bir adım attı, daha da mutlu ve özgür hissetti kendisini. Nedenini kendininde bilmediği kararlı ve güvenli adımlarla beyaz patika yolda yürümeye başladı, kendini bir tüy gibi hafif hissediyor, sanki uçuverecekmiş gibi geliyordu. Kalbinde o alışkın olduğu sıkıntıların hiçbiri yoktu. İçinden dansetmek geliyordu.
Yol yavaş yavaş daralmaya başlamış, çok uzakta görünen ışık daha bir parlak hale gelmişti. Yol gitgide daha da daraldı, daraldı ve yürünemeyecek hale geldi. Duvarlarda aşağıdan yukarıya dogru genişlemiş, yol adeta bir su kanalı görünümüne bürünmüştü, yukarısı geniş, Metin Bey'in bulunduğu taban yürünemeyecek kadar dardı. Yukarıya hayretle bakarak yürümeye çalışan Metin Bey'in bir an dengesi bozuldu ve düşer gibi oldu ama yere değil havaya. Evet yere düser gibi değil, dengesini kaybedince hafifçe havaya yükselir gibi oldu, yani zıplar gibi ama havada biraz uzun bir süre kaldı sanki. Şaşkınlıktan bir kez daha dengesini kaybedince bu sefer bayağı bayağı havaya yükselip orada yarım dakika kadar kaldıktan sonra yere indi. İndi demek de pek doğru olmaz, duvarlara tutunarak kendini aşağıya doğru çekti. Bunu planlayarak değil bir refleks olarak yaptığını kendisi de farketmedi. İndi ama yerde bir garip gidiyordu, bir balon gibi zıplaya, zıplaya. En ufak bir hareketi bile havaya yükselmesine neden olarak ışığa doğru gitmeye çalışıyordu. Işığa ulaştığında epey çabalamış olmasına karşın en ufak bir yorgunluk ya da çarpıntı hissetmiyordu.
Her yer çok parlaktı, ışığın kaynağını pek iyi göremiyordu ama görebildiği kadarıyla minyatür bir güneş gibi bir şeydi, ışığa dayanabilir ve uzun süre bakabilirsen ortası turuncu gibi gözüken ama yuvarlak değil de elips şeklinde bir ışık kaynağıydı. Dikkatli bakmaya devam ederse güneşe bakarken olabileceği gibi gözünün retina tabakasını zedeleyebileceğinden hatta yakabileceğinen korkarak gözlerini kaçırdı. Bir süre etraftaki diğer şeyleri göremedi sonra yavaş yavaş görmeye başladı ve şaşırdı çünkü heryer bomboştu, karşısındaki ışık kaynağının dışında, bembeyaz bir boşluktan başka bir şey yoktu. Geriye baktı, buzdolabının kapısına giden patika olduğu yerde küçük bir delik gibi duruyordu; samimi, tanıdık ve sıcak. Bu ona biraz güven verdi. Kafasının içinde duyduğu onu rahatlatan müzik aynı tempo ile devam ediyordu. Hoş ezgiler, garip yankılar ve ayrımına varamadığı enstrümanlarla çalınan pek garip bir müzikti bu. Ama bu müzik onu her ne kadar rahatlatsa da bu garip yerden çıkıp bir an önce evinin sıcak ortamına olmayı da cok istiyordu. Her zaman en çok ihtiyacımız olan güven duygusu değilmidir. Bu garip yeri görmüştü işte... Şimdi evine dönsün ve buzdolabı gene sadece buzdolabı olsun istiyordu. Bu garip olay ve yerin bir rüya veya halüsilasyon olmadığını biliyor, buranın varlığını soru sormadan kabul ediyordu ama artık bitsin istiyordu. Tamam hem doğumgünü, hem 29 Şubat ve hem de rejime başladığı ilk gün için yeterince ilginç olaylar yaşamıştı. Işık kaynağına son bir kez daha bakıp geri döndü, patikaya açılan deliğe girmeden önce son bir kez arkasını dönerek baktı, sonra nedense başını kaldırıp bir de yukarıya baktı ve gene dengesini kaybetti. Tabii ki şaşkınlıktan... Yukarıda uçuşan insanlar vardı. Ona sesleniyorlar ve bir şeyler söylüyorlardı ama o kadar yüksekteydiler ki seslerini duyamıyor ve kendi sesi de onlara ulaşmıyordu. Ama havadaki bu insanlar el kol hareketleriyle kendisine git diyorlardı sanki. bir süre onlara seslenmeye çalıştı ama baktı ki olmayacak elinden geldiğince hızlı patikaya koştu ama sanki yer çekimi yok olmuştu, bir zamanlar televizyonda seyrettiği ay yüzeyinde yürümeye çalışan astronotlara benzetti kendini. Her adımda havalanıyor ama hareketsiz kaldığında yavaş yavaş yere geri iniyordu. Sakinleşmeye çalışarak son bir adım attı ve patika yoldaydı artık. Hoplaya zıplaya, havalanıp inerek buzdolabı kapısına vardı. Bir an içeriden açılmayabileceğini düşündüyse de bunun eski buzdolapları gibi kilitli değil mıknatıslı olduğunu hatırlayarak rahatladı ve kapıyı açarak evinin mutfağına girdi. Girdi demek pek doğru olur mu bilemiyorum. Daha doğrusu şöyle oldu; Kapıyı itti, mutfağa adım atarken, dışarı çıkarttığı ayağı sanki yukarıya doğru çekildi, vücudunun kalanını dışarı çıkartır çıkartmaz ters dönerek hızla tavana yükseldi, o sırada döndüğü için sırtının tam ortası yani belinden tavana yapıştı. Kolları ve bacakları hafifçe aşağıya doğru sarkarak tavanda kaldı. Kafasının içindeki müzik garip bir kahkahaya dönüşmüştü. Beyninin içinde tek bir cümle ısrarla dolanıp duruyordu "İşte bütün kilolarını verdin." Evet, ağırlığı yoktu artık. Ama bu zalimce bir şakaydı. Çünkü Metin Bey tüm ağırlığını değil sadece fazla kilolarını kaybetmek istemişti. Doğru, bunu çok istemişti ama...
Bir süre şokta kaldı Metin Bey. Bu şok yaklaşık bir dakika kadar sürdü. Sonra bağırmaya başlamak üzere ağzını açtı fakat sesi çıkmadı. İyiki de çıkmadı, çünkü düşünmeye başlamadan önce bağırmaya başlayacak olsa muhtemelen Canan Hanımın kalp krizi geçirmesine neden olabilirdi. Bu tür durumlarda bağırmaya başlamamak gerekir, çünkü insanlar ne kadar korkunç olursa olsun, olması yada karşılaşılabilmesi olası olan durumlarla başedebilirler ama doğa dışı olaylarla karşılaşırlarsa başlarına ne geleceği hiç belli olmaz, akıllarını ve hatta yaşamlarını bile kaybedebilirler. Canan Hanım kocasını mutfakta yaralı ya da ölü bulabilir, buna çok da üzülse, panik de olsa, bu durumu hiç beklemiyor da olsa başedebilir çünkü aklı ve mantığı tüm bu durumları kabullenebilir ama kocasını tavana yapışmış, son derece sağlıklı olduğunu belli eden bas bariton sesiyle bağırırken bulursa ne olacağı hiç belli olmaz. Beyni imkansız kabul ettiği bu durumu anlamlandıramaz ve savunma mekanizması oluşturamaz. İşte o zaman herşey olabilir. İşte bu nedenle Metin Beyin sesinin çıkmaması çok isabetli olmuştu.
Durumunu algılamaya çalışan Metin Beyin aklına havada duran insanlar geldi. Yanlız olmadığı düşüncesi onu biraz rahatlattı. Nasıl olmuşsa olmuş bu iş başına gelmişti. Bunu sonra düşünecekti, şimdi bir çözüm yolu aramalıydı. Önce tavandaki lambaya ulaşmaya çalıştı. Elektriğe çarpılmamaya dikkat ederek lambaya tutundu ve kendini çekti, lamba tavanın tam ortasındaydı ve buradan tutunacak en yakın yer olan buzdolabının üstüne bile erişmesi imkansız görünüyordu. Duvara tutunarak kendini aşağıya çektiğinde bu işin tahmin ettiğinden çok daha kolay olduğunu farketti. Tıpkı bir balon gibi kolaylıkla hareket ediyordu. Bir tek dokunuş bile kocaman bir hararet için yeterli olmaktaydı. Buna çok sevindi. Duvara hızlıca vurarak kendini itti ve buzdolabının koluna erişerek tutundu. Demek bir kaç gramda olsa bir ağırlığı kalmıştı. Bunun için şükretti. Yerde duramayacak kadar hafifti fakat kendini itebilecek yada biraz uğraşmayla yere inebilecek kadar da bir ağırlığı vardı. Kendi tahminine göre bir kaç miligram ağırlığında olsa gerekti, ama belki 1 gram bile olabilirdi.
Canan Hanımın ayak seslerini duyduğunda buzdolabının koluna tutunmuş, ayakları hafifçe yüksekte tavanı gösterir bir şekilde durmaktaydı. Sesleri duyduğunda panik halinde en azından kadıncağızın bayılmasını önleyecek bir çözüm aramaya başladı. Buzdolabının koluna sıkıca tutunarak kendini aşağıya çekti ve ayaklarını buzdolabının altına sıkıştırmayı başardı. Poposu hafifçe dışarı çıkık bir biçimde, eliyle dolabın koluna tutunmuş ve ayaklarını dolabın altına sıkıştırmış bir biçimde duruyordu. Bu duruşu da fizik kanunlarına aykırıydı ama en azından poposu tavana yapışık bir biçimde olduğu kadar çarpıcı bir aykırılık değildi. Bu duruşunda, anormallik baktıkça anlaşılabilirdi ama diğeri... Ölür giderdi kadıncağız.
Canan Hanım sabahlığının önünü bağlayarak mutfağa girdiğinde Metin Beyin hali işte aynen böyleydi. Canan Hanım ona bakmadı bile. Metin Beyin içinde kopan fırtınalardan habersiz usulen bir "Günaydın" diyerek doğru çaydanlığa yöneldi. O sırada Metin Bey kapıldığı panik nedeniyle hafifçe ayağını kımıldatıverince önce bir ayağı, onun aniden havaya yükselmesi ile ikinci ayağı da buzdolabının altından kurtularak havaya yükseldiler. Canan Hanımın hala arkası dönüktü, çaydanlığa su dolduruyordu. Metin Bey bir kez daha kendisini hızla çekerek ayaklarını tekrar buzdolabının altına yerleştirmeye çalıştı ama bu kez başarılı olamadı. Canan Hanım o sırada "Daha kalkar kalkmaz buzdolabının kapağına yapışırsan, ömrün boyunca tek bir gram bile veremezsin. Kalp krizi geçirmeyi mi bekliyorsun?" deyince, arkasını dönecek diye korkusundan hızla ayaklarını dolabın altına yerleştirmek için çaba gösterince, bir an dolabın kolunu bıraktı ve hızla yükselerek poposundan tavana yapıştı. Canan Hanım bir yandan söylenmeye devam ediyor bir yandan da demliğe çay atmak için çay kutusunun kapağını açıyordu. Her an başını çevirebilirdi ve pek az bir ihtimalle yukarı bakmaz ve Metin Beyi görmezdi ama çok büyük bir ihtimalle ise yukarı bakar ve görürdü. Sonra olacaklar ise hiç bilinmezdi. O panikle tavana tutuna tutuna kapıya giderek kendisini dışarı attı, kapıdan geçtiği yer tavana göre biraz daha alçak olduğundan o hızla kapıdan çıkar çıkmaz antrenin tavanına hızla yapıştı. Kendisini uçan balon gibi hissediyordu, bunu düşününce birden öyle korktu öyle korktu ki bayılacak gibi oldu, pencerenin açık kaldığını kendisininde bir an camdan dışarı bakmak istediğini ya da camı kapatmak istediğini ve pencere pervazına tutunarak tıpkı şimdi mutfak kapısında olduğu gibi kendini çekmeye çalışırken camdan fırlayıverdiğini düşündü. Sonra... sonra çığlıklar atarak yüksele yüksele atmosfer tabakalarından birinde yanarak patladığını... Ağırlığını kaybettikten sonra ilk kez kalbi sıkıştı. Bir zamanlar evin içinde serbest olmaya alışkın olan muhabbet kuşlarının kaçmaması için nasıl bütün camlar kapalı tutuluyorsa bundan sonra da kesinlikle öyle olacaktı. Babalarının kaçmasını istemiyorlarsa camları açmayacaklardı. Sonra kendi kendine güldü, kuş aptaldı, camlardan birini temizlikçi kadının açık unutup gittiği bir gün camdan çıkıp gitmişti ama kendisi insandı ve zekiydi, açık camdan çıkmazdı en azından, hatta yaklaşmazdı bile. Ama ya rüzgarlı bir günde,, evde iki cam arasında esinti olur ve o'da herhangi bir yere tutunamadan tül perde gibi camdan çıkıp giderse ne olacaktı. O sırada mutfakta işini bitirmek üzere olan Canan Hanım arkasını dönerek "Aslında..." diye lafa başlayacak oldu ama Metin Beyi buzdolabının kapısında göremedi. Fazla merak da etmedi, hızlı adımlarla mutfaktan çıkarak, Metin Beyin altından geçip banyoya girdi ve kapıyı kapattı.
Metin Bey, tavana vurup kendini ittirerek bir uçan balon gibi salona girmeyi başardı ve gidip salonun tavanına yapıştı. Eğer sehpaların üzerindeki ağır kristal kül tablalarına ulaşıp onları pijamasının ceplerine koymayı başarırsa yerde kalmayı da başaracaktı. Cebindeki küllüklerin onu yerde ne şekilde tutacağını kestiremiyor fakat buna pek de aldırmıyordu. Yıllar önde kısa bir süre dalgıçlık yapmıştı, işte şu anda tıpkı deniz dibinde hissettiklerini hissediyordu, sadece suyun basıncı yoktu ve bu nedenle hareketleri çok daha hızlı olabiliyordu. Havada durmasına rağmen çok azda olsa bir ağırlığı olduğuna emindi çünkü lambaya tutunabiliyor, perdeyi oynatabiliyor, kendini ittirebiliyordu. Perdeyi tutarak yere indi, halının püsküllerine tutunarak sehpanın yanına gitti ve küllüğü kavradı, fakat küllüğe sadece tutunuyordu, kaldırması imkansızdı, küllüğe tutunmuş bir şekilde ayakları tavanı göstererek duruyordu ve Canan Hanımın her an odaya girme ihtimali vardı. Kendisini uçucu bir gazla dodurulmuş gibi hissediyordu. İyi de pijamalarının bir ağırlığı olmalıydı. Öyle ya pijamaları, onlar da ağırlıklarını yitirmemişlerdi ya... Yoksa kendisini pijamaları üzerinde olduğu için mi bir kaç gram ağırlığında hissediyordu. Fakat olamazdı çünkü pijamaları en 400-500 gr ağırlığında olmalıydı ve bu ağırlıktaki bir şey uçamazdı. Buzdolabına pijamaları ile girdiğine göre onlarda bu durumdan etkilenmiş olmalıydılar. Bunu o kadar çok merak ettiki bir eli ile küllüğe tutunurken diğeriyle pijamasının üstünü çıkarttı ve attı. Yanılmamıştı, pijama uçarak gitti ve tavanda durmaya başladı. Ama dalgalanır gibiydi, yani bir uçan balon gibi tamamen tavana yapışmamış havada kalmıştı.
Çaresizlikle etrafına bakınırken ortadaki büyük sehpanın üzerinde kızının tatilde topladığı deniz kabukları ile dolu olan cam kaseyi gördü. Deniz kabuklarını kaldırabilirdi belki, kendini hızla sehpaya doğru itti ve tek hamlede sehpayı yakaladı. Bir eli ile sahpenın bacağına tutunurken diğer eli ile deniz kabuklarından birini kavradı ve biraz zorlanarak da olsa kaldırıp pijamasının cebine koydu. Başarmıştı. Sonra elinden geldiği kadar hızlı bir şekilde teker teker tüm deniz kabuklarını ceplerine doldurdu. Fakat düşünmediği bir sorun çıktı, cepleri dolunca, ağırlık merkezleri haline gelmişler ve vücudunun iki yanından sarkarak yerde dururlarken kendisi gene poposu havada, başı havada, karnından asılı gibi halının üzerinde duruyordu. Koyacağı ağırlıkların dengesini çok iyi hesaplamalı ve onu normal gösterecek bir denge tutturmalıydı. Zamanla bunu sağlayacağına emindi ama şimdi acemilik çekiyordu tabii. Böyle düşününce yeniden telaşlandı, acaba ömrü boyunca böyle mi kalacaktı. Deniz kabuklarının birazını da pijamasının pantolonunun içine doldurdu. Artık yerde oturuyordu ama hali çok komikti doğrusu. ayakları hafifçe havaya kalkık bir biçimdeydi. En ufak bir kıpırdanmada dengesi bozuluyor, bir tarafı havaya yükseliyordu. Tam dengesini tutturmuştu ki Canan Hanım odaya girdi. "Hayrola !" diye bağırıverince Metin Bey irkildi ve pijamasının içindeki kabuklar hafifçe sola kaydı, sağ kalçası hafifçe yerden kesildi ama halının tüyleri uzun olduğu için pek belli belirsiz bir havalanma oldu bu. Canan Hanım herzamanki gibi sinirli ve söylenmeye hazır bir şekilde bakıyordu. Metin Bey bir yandan pijamasının içindeki kabukları soldan sağa itmeye çalışırken bir taraftanda "Canan, rica ederim şuraya otur ve hiç bir şey söylemeden beni dinle" diyordu, "Hayatında ilk ve istersen son kez söylenmeden beni dinlemeye çalış, ne olur. Ama mutlaka otur, özel bir durum var." Tam yeniden söylenmeye başlayacakken kocasının yüzündeki ciddi ifadeyi gören Canan Hanımın yüzünde bir an için bir tereddüt ifadesi oluştu. En yakındaki koltuğa oturarak, sanki çok az zamanı varmış gibi sabırsız bir ifadeyle Metin Bey'in yüzüne bakmaya başladı. Metin Bey nereden başlayacağını bilemeyerek "Canan " deyip genzini temizledi. ve devam etti "Bilirsin yıllardır kilolarımdan şikayetçiyimdir ama yemek yemek benim için bir tutku haline geldiğinden dolayı bir türlü rejim yapamadım, yapamıyorum. " Konuşmasının çok resmi olduğunu ve sanki bir yerlerden okuyormuşcasına konuştuğunu farkederek sustu. Zaten Canan Hanımın yüzünü de kocaman bir hayret ifadesi kaplamış durumdaydı. "Kısaca " diyerek devam etti Metin Bey, "Ben kilolarımı kaybettim, daha doğrusu..... nasıl oldu bilmiyorum ama tüm ağırlığımı kaybettim." Canan Hanım başını ağır ağır aşağı yukarı sallıyor ve pek fazla endişeli bakıyordu. Andropoz hakkında son günlerde pek çok yazı okumuştu ve büyük bir olasılıkla şu anda içinde bulunduğu duruma en uygun makaleyi hatırlamaya çalışıyordu. Metin Bey ise bütün başına gelenleri Canan Hanım'ın akli dengesine zarar vermeden nasıl anlatacağını planlamaya çalışıyordu. Bütün bunları planlayıp dururken "Ben artık uçabiliyorum Canan." sözcükleri üzgün bir ifade ile dudaklarından döküldü. Canan Hanım başını aşağı yukarı sallayarak "Yaaa? " dedi. Şimdi O'da üzgün bakıyordu. Açıklamalarla hiç bir yere varamayacağına kanaat getiren Metin Bey olası tüm riskleri göze alarak ceplerindeki deniz kabuklarını birer birer boşaltmaya başladı. Hareket ederken yere konmuş balon gibi hafifçe havalanıp iniyor, yerde sanki dalgalanıyordu. Bir yandan da "Sakın korkma, benim ağırlığım yok artık. Bu nedenle uçabiliyorum. Uçan balon gibi... inan inlerin cinlerin işi değil bu... " şeklinde açıklamalar yapıyor, durmaksızın konuşuyordu. Son kabuğu da çıkartıp attığında, yavaşça havalanarak tavandaki pijamasının yanında yer aldı. Ağzı alt dişlerindeki dolgular görünecek kadar açılan Canan Hanım, bir Metin Beye bir yeni farkettiği pijama üstüne bakıyordu. Derken önce kısa ve kesik, sonra uzun çığlıklarla bağırmaya başladı. Metin Beyin korktuğu başına gelmişti işte, ve yapabileceği hiç bir şey yoktu, onu sakinleştirmek için tavana vurup kendisini onun üzerine doğru itse, muhtemelen Canan Hanıma çarpıp tavana geri giderdi ve bu iyi niyetli çabası Canan Hanımı sadece biraz daha fazla delirtmekten başka bir işe yaramazdı. Bu nedenle tavanda sakin bir şekilde durarak yatışmasını beklemeyi tercih etti. Canan Hanımın uzun çığlıkları gitgide ulumaya dönüştü ve hem bağırıp hem ağlamaya başladığında Metin Bey biraz daha rahatladı ama hala yerinden kıpırdayamıyordu. Kıpırdadığı anda herşey yeniden en baştan başlayabilirdi. Canan Hanımın inanamayacağı bir olay yeterliydi, şimdi havada uçmanın bir alemi yoktu. Derken Canan Hanım biraz daha makul sesler çıkartmaya ve haykırmaya başladı. "Bunu bana nasıl yaparsın!" gibi birşeyler söylemekte olduğunu duyduğu anda Metin Bey derin bir soluk aldı, çok şükür tehlike atlatılmıştı.
….bitmedi